Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci | Sosyal Bilimci | Gazeteci | Yazar
Dünyanın en önemli askeri güçlerinden biri olarak kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki çatışma, yalnızca bölgesel bir savaş değildir. Bu mücadele aynı zamanda 21. yüzyılda güç kavramının, askeri üstünlüğün ve uluslararası sistemin geleceğinin sorgulandığı önemli bir kırılma noktasıdır.
ABD yönetimi, İran’ın askeri kapasitesine ağır darbeler vurduğunu açıklarken; İran ise misilleme saldırılarıyla Amerikan askeri unsurlarını hedef aldığını duyurmaktadır.
Son olarak İran Devrim Muhafızları, Ürdün’de bulunan bazı Amerikan askeri unsurlarını hedef aldığını ve gelişmiş hava savunma sistemlerine ait unsurların vurulduğunu iddia etti.
İran’ın açıklamalarına göre hedef alınan unsurlar arasında;
- THAAD hava savunma sistemine ait radar,
- Patriot sistemi,
- askeri tesisler
bulunmaktadır.
Söz konusu saldırıların boyutu ve ortaya çıkan hasar konusunda ise taraflardan farklı açıklamalar gelmektedir. Bu nedenle savaş dönemlerinde olduğu gibi burada da bağımsız doğrulama büyük önem taşımaktadır.
Ancak tartışılması gereken daha büyük bir konu vardır:
Dünyanın en gelişmiş ordularından birine sahip olan ABD, neden daha küçük ölçekli devlet ve aktörler karşısında beklediği kesin üstünlüğü her zaman sağlayamamaktadır?
Askeri Güç Her Zaman Siyasi Zafer Getirir mi?
Uluslararası ilişkiler tarihinde en önemli derslerden biri şudur: Bir devletin sahip olduğu askeri kapasite, tek başına siyasi başarı garantisi değildir. ABD dünyanın en gelişmiş ordularından birine, yüksek teknoloji kapasitesine ve geniş askeri ittifaklara sahiptir. Ancak modern savaşların doğası değişmiştir. Bugünün savaşları sadece tanklarla, uçaklarla ve füzelerle yapılmamaktadır.
Artık;
- istihbarat,
- siber kapasite,
- ekonomik dayanıklılık,
- bölgesel ittifaklar,
- kamuoyu desteği
de savaşların sonucunu belirlemektedir.
Vietnam, Afganistan ve Irak deneyimleri göstermiştir ki askeri üstünlük, her zaman siyasi hedeflere ulaşmak anlamına gelmez.
Savaş Hukuku ve Sivillerin Korunması
Savaşların en ağır bedelini çoğu zaman siviller ödemektedir. Modern uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri, askeri hedeflerle sivil alanların birbirinden ayrılmasıdır.
Çatışmanın başlangıcından itibaren sivillerin zarar gördüğüne ilişkin açıklamalar, savaş hukukuna ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirmiştir. Bir devletin güvenlik gerekçeleri, sivillerin korunması konusundaki uluslararası sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
Çünkü büyük güçlerin gerçek sınavı sadece savaş kazanmak değil, güçlerini hangi hukuk ve ahlaki çerçevede kullandıklarıdır.
İran’ın Stratejisi: Asimetrik Direniş
İran, ABD ile klasik bir askeri güç yarışına girmediğinin farkındadır.
Tahran yönetiminin stratejisi daha çok;
- bölgedeki Amerikan üslerini,
- lojistik hatlarını,
- müttefiklerini
hedef alarak ABD’ye maliyet yüklemek üzerine kuruludur. Bu durum bize 21. yüzyıl savaşlarının temel gerçeğini göstermektedir: Büyük ordular, küçük aktörler karşısında bile zorlanabilir. Çünkü modern savaşlarda teknoloji kadar strateji ve dayanıklılık da belirleyicidir.
Enerji Hatları ve Küresel Risk
İran-ABD çatışmasının dünya açısından en kritik sonuçlarından biri enerji güvenliğidir. Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biridir. Babülmendep Boğazı ise Asya, Avrupa ve Orta Doğu arasındaki ticaret yolları açısından stratejik öneme sahiptir.
Bu bölgelerde yaşanabilecek uzun süreli kriz;
- petrol fiyatlarını,
- küresel ticareti,
- ekonomik dengeleri
doğrudan etkileyebilir.
Sonuç: Dünya Tek Kutuplu Güç Düzeninden Uzaklaşıyor mu?
ABD-İran çatışması bize önemli bir gerçeği göstermektedir:
- yüzyılda hiçbir devlet tamamen dokunulmaz değildir. Askeri güç önemlidir ancak tek başına yeterli değildir.
Gerçek güç;
- ekonomik dayanıklılık,
- diplomatik kapasite,
- teknolojik üstünlük,
- uluslararası meşruiyet
ile birlikte anlam kazanır.
Bugün yaşanan çatışma sadece İran ve ABD arasındaki bir mücadele değildir. Bu aynı zamanda eski güç anlayışı ile yeni dünya düzeni arasındaki mücadelenin de bir göstergesidir.
Tarih bize göstermektedir:
Silahlar savaşları başlatabilir; ancak kalıcı sonuçları siyaset, ekonomi ve toplumların dayanıklılığı belirler.

































