Şevket Dalboy
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım gibi en ağır uluslararası suçların siyaset üstü bir yargı mekanizmasıyla ele alınması amacıyla kurulmuştu. Ancak son gelişmeler, bu idealin pratikte ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gündeme taşımaktadır.
International Criminal Court (ICC) Başsavcısı Karim Khan hakkında yürütülen cinsel taciz iddiaları kapsamında görevden uzaklaştırılması; yalnızca bireysel bir disiplin süreci olarak değil, kurumun işleyişine dair daha geniş bir güven krizinin parçası olarak değerlendirilmektedir. Khan’ın, görev süresi boyunca Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu hakkında savaş suçu iddialarıyla tutuklama talebinde bulunmuş olması, sürecin politik arka planına ilişkin tartışmaları daha da yoğunlaştırmıştır.
Mahkeme çevresinden gelen açıklamalar, uzun süren bir soruşturma sürecinde “ciddi usulsüzlük” iddialarının gündeme geldiğini ve çeşitli değerlendirme raporlarının birbirinden farklı sonuçlara ulaştığını göstermektedir. Buna karşın süreç, şeffaflık ve tutarlılık açısından ciddi soru işaretleri üretmeye devam etmektedir.
Asıl mesele, tekil bir isim ya da dosyanın ötesindedir. Sorun, uluslararası hukuk mekanizmalarının güçlü siyasi aktörler karşısında ne ölçüde bağımsız kalabildiği meselesidir. Zayıf aktörlere karşı hızlı işleyen yargı süreçlerinin, küresel güç dengeleri devreye girdiğinde yavaşlaması, bloke olması ya da kurumsal krizlerle gölgelenmesi, sistemin evrensellik iddiasını zayıflatmaktadır.
Bu noktada ortaya çıkan tablo, adaletin herkese eşit mesafede olup olmadığı sorusunu kaçınılmaz hale getirmektedir. Eğer uluslararası hukuk, güç ilişkilerinin belirleyici olduğu bir zeminde işliyorsa, ortada evrensel bir adalet düzeninden ziyade, seçici işleyen bir normlar sistemi bulunduğu yönündeki eleştiriler güç kazanmaktadır.
Sonuç olarak bu gelişmeler, uluslararası hukuk düzeninin yalnızca teknik değil, aynı zamanda politik bir meşruiyet krizi yaşadığını göstermektedir. Kurumların bağımsızlığına dair güven zedelendiğinde, geriye kalan şey hukukun kendisi değil, onun etrafında şekillenen güç ilişkileridir.
Görünüşe göre emperyalist ve kapitalist sistem çürümeye yüz tutmuştur.


































