Ordusu dağıtılmış, silahları elinden alınmış, toprakları işgal edilmiş, ekonomik egemenliği büyük ölçüde yabancı alacaklıların denetimine girmiş bir ülke… 30 Ağustos, böyle bir Türkiye’nin yeniden ayağa kalkışının adıdır. Fakat bağımsızlık yalnızca savaş meydanında kazanılmadı; asıl mücadele zaferden sonra ekonomi, eğitim, kültür, hukuk ve dış politikada devam etti.

Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci, Gazeteci, Yazar
30 Ağustos’u anlamak için önce 30 Ağustos’tan önceki Türkiye’yi hatırlamak gerekir. Çünkü 1922’de zafer kazanan ülke, güçlü ve düzenli bir devletin bütün imkânlarına sahip değildi. Tam tersine; Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ordusu dağıtılmış, silahları ve cephanesi denetim altına alınmış, toprakları işgal edilmiş, ekonomisi ağır borç yükü altında bulunan bir ülke vardı.
1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında Osmanlı Devleti savaş gücünü büyük ölçüde kaybetmişti. Antlaşmanın ardından Osmanlı ordusunun önemli bölümü terhis edildi. Silah ve cephanelerin teslim edilmesi ve askerî birliklerin dağıtılmasıyla Anadolu’nun savunma kapasitesi zayıflatıldı. Ardından işgaller başladı.
İstanbul işgal edildi. 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktı. Anadolu’nun farklı bölgelerinde işgal kuvvetleri ilerledi. İstanbul Hükümeti ise bu gelişmeler karşısında ülkenin bağımsızlığını sağlayacak bir irade ortaya koyamadı.
Üstelik sorun yalnızca askerî değildi. Osmanlı Devleti ekonomik egemenliğini de büyük ölçüde kaybetmişti.
1875’te Osmanlı Devleti borçlarını ödeyemez hale geldi. 1881’de Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-ı Umûmiye İdaresi kuruldu. Avrupalı alacaklıları temsil eden bu yapı, Osmanlı’nın bazı gelirlerinin tahsil ve yönetiminde söz sahibi oldu. Tuz, tütün, alkollü içkiler, damga vergisi ve çeşitli gelirler bu sistemin kapsamına girdi. Tütün gelirleri ise Reji İdaresi üzerinden yabancı sermayenin kontrolüne bırakıldı.
Dolayısıyla Millî Mücadele başladığında Anadolu halkının karşısında yalnızca işgal orduları yoktu. Siyasi egemenliğin yanında ekonomik egemenlik de yeniden kurulmak zorundaydı.

MİLLÎ MÜCADELE HALKIN ORTAK MÜCADELESİYDİ

Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başlayan süreç, kısa sürede Anadolu’nun farklı kesimlerinin katıldığı büyük bir mücadeleye dönüştü. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongreleri ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, mücadelenin askerî olduğu kadar siyasi bir hareket olduğunu ortaya koydu.
Bu mücadele yalnızca cephedeki askerlerin mücadelesi değildi. Anadolu halkı da bütün imkânlarıyla mücadelenin içindeydi. Köylü ordunun yiyeceğini taşıdı. Kadınlar cepheye cephane götürdü. Esnaf, tüccar ve köylü elindeki imkânları seferber etti. Gençler cepheye gitti. İnsanlar sahip oldukları sınırlı kaynakları Millî Mücadele için kullandı.
Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının askerî ve siyasi önderliği ile Anadolu halkının fedakârlığı birleşti. Bu nedenle 30 Ağustos, yalnızca bir ordunun zaferi değil, bir halkın ortak mücadelesinin sonucudur.

30 AĞUSTOS: KADERİ KENDİ ELİNE ALAN HALK

26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başladı. 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı. Yunan ordusu ağır bir yenilgiye uğradı ve işgalin sona erdirilmesinin yolu açıldı.
Fakat 30 Ağustos’un anlamı yalnızca savaş meydanındaki sonuç değildir. Yıllardır işgal edilen, parçalanan ve geleceği başkaları tarafından belirlenmek istenen bir ülke, kendi iradesini yeniden ortaya koydu.
Bu nedenle 30 Ağustos, aynı zamanda bir halkın kendi kaderine sahip çıkmasının tarihidir.

ZAFERDEN SONRA YENİ BİR MÜCADELE BAŞLADI

Savaş kazanılmıştı; fakat ülke yoksuldu. Sanayi son derece sınırlıydı. Ulaşım altyapısı yetersizdi. Eğitim sorunları büyüktü. Ekonomi savaşların ve borçların yükünü taşıyordu.
Üstelik genç Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden kalan borçların Türkiye’ye düşen bölümünü de üstlendi. Lozan sonrasında yapılan düzenlemelerle Osmanlı borçlarının paylaşımı gerçekleştirildi ve Türkiye’nin üstlendiği borçların ödenmesi uzun yıllar sürdü. Ödemeler 1954 yılına kadar devam etti.
Yeni Cumhuriyet böyle bir tabloyla karşı karşıyaydı.
Fakat hedef yalnızca savaşın yaralarını sarmak değildi.
Kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bir ülke kurmaktı.

CUMHURİYET’İN EKONOMİK MÜCADELESİ

İzmir İktisat Kongresi bu nedenle önemlidir. Cumhuriyet yönetimi, siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla desteklenmesi gerektiğini ortaya koydu.
Devletçilik politikaları uygulandı. Demiryolları geliştirildi. Fabrikalar kuruldu. Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar oluşturuldu. Sanayileşme hamlesi başlatıldı.
Şeker fabrikalarından dokuma fabrikalarına, demir-çelik yatırımlarından maden işletmelerine kadar üretim kapasitesinin artırılması hedeflendi.
Amaç açıktı:
Savaş meydanında kazanılan bağımsızlık, ekonomide de kazanılmalıydı.

SADECE EKONOMİ DEĞİŞTİRİLMİYORDU

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında büyük bir toplumsal ve kültürel dönüşüm de başlatıldı.
Eğitim sistemi yeniden düzenlendi. Medeni Kanun kabul edildi. Hukuk sistemi laikleştirildi. Harf Devrimi gerçekleştirildi. Kadınların medeni ve siyasi hakları genişletildi. Üniversite ve bilim alanında yeni düzenlemeler yapıldı.
Amaç, yalnızca yeni bir devlet kurmak değildi. Yeni bir yurttaşlık anlayışına dayanan yeni bir toplum yaratmaktı.
Fakat hiçbir toplumsal dönüşüm bir günde tamamlanmaz.
Cumhuriyet’in başlattığı büyük dönüşümün bazı alanlarında önemli sonuçlar elde edildi; bazı alanlarda ise süreç kesintilere uğradı ve hedeflerin tamamı gerçekleştirilemedi.

YENİ DÜNYA DÜZENİ VE ABD

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya yeniden şekillendi. ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş rekabeti, Türkiye’nin dış politika ve güvenlik tercihlerini de değiştirdi.
Türkiye 1947’de Truman Doktrini kapsamında Amerikan yardımından yararlanmaya başladı. Ardından Marshall Planı kapsamında ekonomik yardım aldı. 1952’de NATO’ya katıldı.
Türkiye artık Batı güvenlik sisteminin önemli bir parçasıydı.
ABD açısından Türkiye’nin konumu yalnızca ekonomik yardım alan bir ülke olmasıyla sınırlı değildi. Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturulan Batı güvenlik sisteminin stratejik ülkelerinden biri olarak değerlendiriliyordu.
Amerikan yardımları Türkiye’nin askerî yapısını ve ekonomik tercihlerini de etkiledi.

“KÜÇÜK AMERİKA” DÖNEMİ

1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de “Küçük Amerika” olarak ifade edilen anlayış güç kazandı.
Tarımda makineleşme hızlandı. Karayollarına ağırlık verildi. İthalat arttı. Dış kaynak kullanımı genişledi. Amerikan sermayesi ve teknolojisi Türkiye ekonomisinde daha fazla yer almaya başladı.
Bu dönem Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yapısında önemli değişiklikler yarattı.
Fakat aynı zamanda dış kaynaklara ve ithalata daha fazla bağımlı bir ekonomik yapı da oluştu.
Böylece 30 Ağustos’un ardından kurulan tam bağımsızlık anlayışının ekonomik boyutu giderek zayıfladı.

TAMAMLANAMAYAN DEVRİM

İşte 30 Ağustos’a bugün baktığımızda asıl tartışılması gereken nokta burasıdır.
Cumhuriyet büyük bir siyasi devrim gerçekleştirdi. Egemenliğin kaynağı değişti. Saltanat kaldırıldı. Cumhuriyet ilan edildi. Hukuk ve eğitim sistemi değiştirildi. Kadınların yurttaşlık hakları genişletildi. Ekonomik bağımsızlık için sanayileşme hamleleri başlatıldı.
Fakat dönüşümün bütün alanlarda tamamlandığını söylemek mümkün değildir.
Ekonomide dışa bağımlılık yeniden güçlendi. Bilim ve teknolojide dışarıya bağımlılık devam etti. Kültürel alanda dış etkiler arttı. Demokratikleşme ise darbeler ve siyasi kesintilerle ilerledi.
Böylece Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan büyük dönüşümün bazı hedefleri gerçekleştirildi, bazı hedefleri ise yarım kaldı.
Tam bağımsızlık fikri de tamamlanmış bir tarih değil, devam eden bir mücadele olarak kaldı.

BUGÜN TAM BAĞIMSIZLIK NE DEMEKTİR?

Bugün bağımsızlık yalnızca ülke sınırlarını korumak değildir.
Ekonomik bağımsızlıktır.
Bilimsel ve teknolojik bağımsızlıktır.
Kendi sanayini kurabilmektir.
Enerjide ve gıdada güvenliği sağlayabilmektir.
Kendi teknolojisini geliştirebilmektir.
Gençlerine nitelikli eğitim verebilmektir.
Hukukun üstünlüğünü koruyabilmektir.
Dış politikada kendi kararını verebilmektir.
Tam bağımsızlık, dünyadan kopmak değildir.
Başka ülkelerle ilişki kurmamak hiç değildir.
Tam bağımsızlık; bütün ülkelerle eşit ilişki kurabilmek, işbirliği yapabilmek fakat kendi kararını başkasının iradesine bırakmamaktır.
İşbirliği başka şeydir, bağımlılık başka.

30 AĞUSTOS’U GELECEĞE TAŞIMAK

1919’da imkânsız görünen şartlarda bir halk ayağa kalktı.
Ordusu dağıtılmıştı.
Silahları elinden alınmıştı.
Toprakları işgal edilmişti.
Ekonomik egemenliği zayıflatılmıştı.
Buna rağmen Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının önderliğinde, Anadolu halkının ortak mücadelesiyle bağımsızlık kazanıldı.
Bu tarih bize şunu gösteriyor:
Bir ülke kendi iradesine sahip çıktığında, en ağır şartlardan bile çıkabilir.
Bugün bizim mücadelemiz başka bir alandadır.
Ekonomik bağımlılığı azaltmak.
Üretimi artırmak.
Bilim ve teknolojide kendi gücümüzü oluşturmak.
Eğitim sistemini güçlendirmek.
Kültürel bağımsızlığı geliştirmek.
Hukuk devletini güçlendirmek.
Demokrasiyi sağlamlaştırmak.
Ve dış politikada kendi kararımızı kendimiz verebilmek.
Bunlar 30 Ağustos’un bugüne bıraktığı sorumluluklardır.

ÖZ CÜMLE

30 Ağustos 1922’de Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının önderliğinde kazanılan zafer, Anadolu halkının ortak mücadelesinin zaferiydi.
Ordusu dağıtılmış, silahları elinden alınmış, toprakları işgal edilmiş bir ülke yeniden ayağa kalktı.
Fakat zaferle birlikte bağımsızlık mücadelesi bitmedi.
Siyasi bağımsızlığın ardından ekonomik, bilimsel, kültürel ve demokratik bağımsızlığın kurulması gerekiyordu.
Bu süreçte büyük adımlar atıldı; ancak devrim bütün boyutlarıyla tamamlanamadı.
Bugün bize düşen, 30 Ağustos’u yalnızca geçmişin şanlı bir zaferi olarak anmak değil, onun temelindeki bağımsızlık iradesini geleceğe taşımaktır.
Çünkü 30 Ağustos’u tam bağımsızlıkla taçlandıracağımız günler yakındır.
Bunun yolu başka güçlerin himayesinden değil, kendi gücümüze dayanmaktan geçer.
Üreten, düşünen, bilim yapan, hukukunu koruyan, kendi kararını kendi veren bir Türkiye mümkündür.
30 Ağustos, bize bunun mümkün olduğunu zaten göstermiştir.
Başta Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları olmak üzere, Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını ve bu büyük mücadeleye omuz veren Anadolu halkını saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.