Dr. Şevket Dalboy Siyaset ve Sosyal Bilimci, Gazeteci – İGÜ
Gazze’nin üzerine bir kez daha ölüm yağıyor. İsrail’in gece yarısı başlattığı yoğun hava saldırılarında 22’si çocuk, en az 80 kişi yaşamını yitirdi. Han Yunus’ta vurulan bir hastanede ise en az 54 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Küçük bedenlerin kefenlere sarıldığı, hastane enkazlarından cansız bedenlerin çıkarıldığı bu coğrafyada artık rakamlar bile acıyı tarif etmekte yetersiz kalıyor. Gazze’de yaşananlar bir savaş değil, bir kuşatma, bir yok ediş senaryosunun gün gün sahnelenmesidir.
Bu, yalnızca bir askeri operasyon değil; bir halkın susuz, elektriksiz, ilaçsız bırakıldığı, çocukların kemiklerinin açlıktan çatladığı, insanların topyekûn cezalandırıldığı bir kuşatmadır. Ve dünya, bu sessiz çığlığı duymamak için kulaklarını tıkıyor, gözlerini başka yöne çeviriyor.
Hastaneler Savaş Alanına Dönüştü
Savaşın kuralsızlığı en çok hastanelerde kendini gösteriyor. Cebaliye ve Han Yunus’ta hedef alınan sağlık merkezleri artık ne birer sığınak ne de birer umut durağı. İsrail ordusu, Hamas’ın komuta merkezlerini hastane altlarına gizlediğini öne sürüyor. Ancak vurulanlar komutanlar değil, ameliyathaneler, yeni doğan üniteleri ve acil müdahale odaları. Hastane koridorları artık yaşamı kurtaran değil, ölümü bekleyen bedenlerin istiflendiği dar geçitlere dönüşmüş durumda.
Bir Halkın Yeryüzündeki Cehennemi
Birleşmiş Milletler, Gazze’de yalnızca 68 aşevinin kaldığını; Ramazan ayında günde 1 milyondan fazla yemek dağıtan merkezlerden 112’sinin kapandığını açıkladı. Açlığın kol gezdiği bu topraklarda, Dünya Sağlık Örgütü, 500 çocuğu tedavi edebilecek kadar ilaç kaldığını bildiriyor. Sınır Tanımayan Doktorlar’ın ifadesiyle, bu durum bir “insani kriz” değil, kasıtlı olarak yaratılmış bir felaket.
Çocukların ölümü artık istatistik olmuş durumda. Ve bu istatistiklerin toplamı, insanlığın vicdanındaki boşlukta kayboluyor. Çünkü savaşta ölen her çocuk, yalnızca bir can kaybı değil, gelecek kuşakların yok edilişidir.
Uluslararası Sessizlik: Kayıtsızlığın İhaneti
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, yeni bir kara harekâtının sorunu çözmeyeceğini söyledi. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, İsrail’e uluslararası insancıl hukuka uyma çağrısı yaptı. Ancak bu açıklamalar, sahadaki durumu değiştirmiyor. Bu sözler, ne çocukların açlığını dindiriyor ne de bombalanan hastaneleri yeniden ayağa kaldırıyor.
Batı başkentlerinden gelen tepkiler, ahlaki bir refleks olmaktan çok siyasi bir denge oyununu andırıyor. Vicdanların sessizliği, zulmün en büyük meşruiyetidir. İsrail’in Gazze’yi bir laboratuvara çevirerek uyguladığı askeri ve psikolojik yıkım, eğer bu denli suskunlukla karşılanıyorsa, mesele yalnızca bir savaş değil; insanlığın ortak çöküşüdür.
Siyasi Bir Yıkım, Etik Bir Felaket
Siyaset bilimi açısından bakıldığında Gazze’deki durum, klasik savaş teorilerinin ve uluslararası hukuk kurallarının tümüyle askıya alındığı bir durumdur. İsrail’in “meşru müdafaa” adı altında gerçekleştirdiği saldırılar, sivillerin hedef alınması, altyapının yok edilmesi ve insani yardımların engellenmesiyle sistematik bir cezalandırma stratejisine dönüşmüş durumda. Bu strateji, savaş değil, devlet destekli bir toplumsal tasfiye planıdır.
Bu noktada uluslararası toplumun suskunluğu sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. Sessiz kalan her devlet, her kurum ve her lider, bu insani trajedinin dolaylı bir parçasına dönüşmektedir.
Öz Cümle: Vicdan Neredesin?
Gazze’de her geçen gün yalnızca canlar yitip gitmiyor, insanlık da adım adım gömülüyor. Savaş uçaklarının gürültüsü, bir milletin sessiz dualarını bastırıyor. Ve dünya, hâlâ bu trajediyi anlamakta direniyor. Vicdan, suskun. Hukuk, kör. Siyaset ise çıkarın gölgesinde. Bu durumda sormak gerekir: Dünyanın vicdanı bu kadar ucuz mu?
Zulme karşı susmak, zulmün bir parçası olmaktır. Gazze bugün sadece coğrafi bir nokta değil; insanlık sınavının tutulduğu bir aynadır. Ve bu aynada herkes kendi suskunluğunu görecektir.



































