Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci | İGÜ Araştırmacı | Gazeteci
İki Dünya Arasında Oy Vermek
Gurbet, insanın kalbini iki parça hâline getirir: biri anılarla sarılı topraklarda kök salmaya devam ederken, diğeri yeni bir coğrafyada hayatta kalmanın yollarını arar. Avrupa’nın dört bir yanına dağılmış milyonlarca vatandaşımız, her seçim döneminde bu iki dünyanın arasında sıkışır. Doğdukları ülkenin kaderine oy verip, doydukları ülkede yaşamaya devam ederler.
Ancak burada durup düşünmemiz gereken temel bir soru vardır:
Bu sadece bir hak mıdır, yoksa bir çelişki midir?
Yasal açıdan meşru olan bu durum, ahlaki, sosyolojik ve ekonomik boyutlarıyla hâlâ tartışmalıdır. Çünkü bir ülkenin siyasi rotasını, o ülkede yaşamayanların yönlendirmesi, ne kadar adil ve ne kadar sorumluluk sahibidir?
1. Demokratik Haklar ve Temsiliyetin Sınırları
Anayasal olarak bakıldığında, yurt dışında yaşayan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oy kullanma hakkına sahiptir. Bu, demokrasinin temel taşı olan temsiliyetin bir sonucudur. Ancak işin özü burada başlar:
Verdikleri oyların bedelini kim ödüyor?
Oy verilen kararların sonuçları, vergi politikaları, enflasyon, işsizlik, eğitim ya da sağlık sistemindeki çöküş gibi başlıklarda, doğrudan Türkiye’de yaşayan insanları etkiler. Avrupa’da yaşayan bir seçmen, bu kararların ağır faturasını günlük hayatında hissetmeyebilir.
Bu noktada vicdan terazisine konan soru şudur:
Bir ülkede yaşamayanların, o ülkenin iç siyasetini belirlemesi ne kadar adildir?
Sadece vatandaşlık kimliği mi önemlidir, yoksa yaşanan gerçeklik de hesaba katılmalı mıdır?
2. Ekonomik Uçurum: İki Hayat, İki Gerçeklik
Türkiye’de yaşayan bir birey; artan kira fiyatları, yüksek enflasyon, işsizlik ve yoksulluk sınırıyla boğuşurken; Avrupa’da yaşayan birçok Türk vatandaşı, sosyal devletin sağladığı refah içerisinde yaşamaktadır. Elbette bu genelleme değildir; fakat ortalama ekonomik fark çarpıcıdır.
Avrupa’daki bir kişi:
- Sağlık hizmetlerine erişebilir,
- Eğitimi ücretsiz alabilir,
- Çalışma saatleri, sosyal haklar ve iş güvenliği açısından daha korunaklıdır.
Türkiye’ye döndüğünde, cebindeki euro ya da frank, bir anda ona “yüksek alım gücü” verir. Bu da içerdeki birçok vatandaşa karşı, istemsiz bir üstünlük hissi oluşturur.
Bu nedenle Türkiye’deki bazı kesimler, yurtdışında oy kullananlara kızgınlıkla şu sözleri yöneltir:
“Sıcak evlerinden çıkmadan oy veriyorlar, sonra bizim kaderimizi belirliyorlar!”
Ancak bu tür suçlayıcı sözler de genelleyici ve kırıcıdır. Avrupa’daki herkes zengin değildir, herkes refah içinde değildir. Kimileri de ayrımcılıkla, dışlanmayla, gündelik hayatta görünmeyen başka mücadelelerle boğuşur.
3. Kültürel Uzaklık ve Zihinsel Kopuş
Zaman içinde Avrupa’daki Türk diasporası, hem geldikleri ülkenin kültürel dokusundan hem de yaşadıkları toplumun değerlerinden etkilenerek melez bir kimlik geliştirdi. Bu kimlik, ne tamamen Türkiye’ye ait, ne de tamamen yaşadıkları ülkeye.
Türkiye’deki toplumsal dinamikleri; haber kanallarından, sosyal medyadan ya da yılda bir kez gidilen yaz tatillerinden anlamaya çalışıyorlar. Bu da zamanla, duygusal bir uzaklığa ve gerçeklikten kopuşa neden oluyor.
Türkiye’dekiler ise Avrupa’daki Türkleri çoğu zaman şöyle görüyor:
“Rahat bir hayat yaşıyor, ama bizim üzerimizden siyaset yapıyor.”
Bu iki taraflı bakış açısı, bir tür psikolojik sınır çizgisi yaratıyor. Artık aynı bayrağı paylaşan insanlar, birbirini anlamaktan çok uzak. Bu uzaklık, sandığa da yansıyor. Oy pusulasında sadece tercihler değil, aynı zamanda yaşam tarzları ve zihinsel ayrışmalar da belirleyici oluyor.
4. Sokak Röportajları ve Gerçeklikten Kopuş
Sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan sokak röportajlarında, “Her şey güzel, hiçbir sorun yok” diyenlerin sesi daha çok duyuluyor. Bu ifadeler bazen:
- Körü körüne bir ideolojik bağlılığı,
- Gerçeklerden kaçışı,
- Ya da sırf karşıtlık olsun diye savrulan cümleleri yansıtıyor olabilir.
Ancak veriler susmaz:
- Türkiye, dünyada en yüksek enflasyona sahip ülkelerden biri.
- Asgari ücret, büyük şehirlerde bırakın yaşamayı, sadece kirayı bile karşılamıyor.
- İşsizlik özellikle gençler arasında büyük bir kriz hâline gelmiş durumda.
- Yoksulluk sınırı, ortalama maaşların çok üzerinde.
Bu tabloya rağmen “her şey yolunda” demek, ya gerçekle bağın kopmasıdır, ya da sarsıcı bir politizasyonun sonucudur. Gerçekle yüzleşmek, her şeyden önce bir vatandaşlık görevidir.
5. Empati Eksikliği: Aynı Dil, Farklı Acıla
Avrupa’daki Türkler, yaşadıkları ülkelerde dışlanma, kimlik çatışmaları, kültürel asimilasyon ve ayrımcılıkla mücadele eder. Türkiye’deki vatandaş ise ekonomik çıkmazlar, sosyal adaletsizlikler, geleceksizlik ve umutsuzluk içinde yaşam savaşı verir.
Aynı dilde konuşan ama farklı acılarla yoğrulan iki dünya.
İki taraf da birbirinin yarasını tam olarak göremez. Bu nedenle kolayca suçlar, geneller, küçümser. Ama unutmamak gerekir:
Empati, yurtseverliğin en soylu biçimidir.
Suçlamalar değil, karşılıklı anlayış gereklidir. Çünkü gerçek dayanışma, bir başkasının acısını kendi yüreğinde hissedebilmektir.
Öz Cümle: Sandıktan Değil, Vicdandan Beslenen Seçimler
Avrupa’daki Türk vatandaşlarının oy kullanma hakkı, demokrasinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak bu hak, sadece bir formalite değil; vicdani bir sorumluluk da olmalıdır. Oy kullanırken göz önünde bulundurulması gereken tek şey ideolojik sadakat değil; Türkiye’de yaşayan insanların gerçek hayatları, sorunları ve gelecekleri olmalıdır.
Türkiye’deki vatandaşlar ise, dışarıdan gelen görüşleri peşin hükümle değil; anlamaya çalışarak değerlendirmelidir. Her gurbetçi, aynı kalıba sıkıştırılamaz. Her Türkiye vatandaşı da aynı şartlarda yaşamaz.
Vatan sevgisi; yalnızca seçim zamanı ortaya çıkan bir aidiyet duygusu değil, adaletin yanında durmayı gerektiren bir bilgeliktir.
Gerçeği savunmak, empati kurmak ve ötekileştirmeden birlikte düşünebilmek, en yüksek vatandaşlık sorumluluğudur.



































