Dr. Şevket Dalboy Siyaset ve Sosyal Bilimci / Gazeteci
Bazı dönemler vardır ki; insanlık konuşmayı bırakır, yalnızca tarihin ağır nefesini duyarız. 1945’in savaşla lime lime edilmiş şehirlerinin hayaletleri bugün Gazze sokaklarında dolaşıyor. Yıkım aynı, acı aynı, insan bedeninin değeri yine sıfırlanmış durumda.
Kentler sadece beton ve demirden oluşmazdı. Her bir sokak bir anıyı taşırdı… her bir bina bir insanın hikâyesini saklardı. Fakat Gazze’de o hafızalar bile küle döndürüldü. Okullar susturuldu, hastaneler hedef alındı, ibadet yerleri yok edildi. On binlerce çocuk, yaşlı, kadın, savunmasız insan bombalarla yok edildi.
Hapishanelerde insanlığın ruhunu paramparça eden işkence, tecavüz, baskı ve ölüm soğuk duvarlara sinmiş durumda… Korku bile burada normalleşti artık.
Ve bütün bunların merkezinde Filistinlileri insan olarak görmeyen bir siyonist yönetim var. Kendini tüm insanlığın üstünde gören, geri kalan herkesi yalnızca kendisine hizmet için var sayan karanlık bir ruh hali.
Peki tüm bunlara neden olanları kim durduruyor?
Hiç kimse.
Uluslararası kurumlar, insanlık adına var olduğunu söyleyen o yapılar… sadece bakıyor. Sadece kınayıp geçiyor. Hesap soramıyor. Cezalandıramıyor. Hukuk, kağıt üzerinde bir ilke olarak var; gerçekte ise güç kimin elindeyse kurallar onun yanında.
Gücü yeten yeteni öldürebilir kuralı hâlâ yürürlükte…
- yüzyılda bile!
Bu cümlenin kendisi tüyleri ürperten bir karanlık değil mi?
Bugün Gazze’de yıkılan yalnız şehirler değil; insanlığın onurudur. Eğer bugün bu yıkımın karşısında bütün insanlık sessiz kalırsa, yarın hiçbir toplum kendisini güvenli bir coğrafyada, “bana dokunulmaz” diye hissedemez.
Çünkü suskunluk, kötülüğün en büyük desteğidir.
Küller arasındaki sessizlik bize şunu fısıldıyor:
Eğer bu sessizlik sürerse, dünya kıraç bir vicdan toprağına dönüşecek.



































