Dr. Şevket Dalboy – Siyaset ve Sosyal Bilimci / İGÜ / Gazeteci Yazar

Bir ülke düşünün:
Sanayi devrimlerinin lokomotifi, demokrasinin bayraktarlığıyla övünen, “refah devleti” diye anlatılan bir yer… Ve o ülkenin sokaklarında gıda yardımı kuyrukları her geçen yıl uzuyor.

Tafel’in rakamları Almanya’nın kendine tuttuğu bir aynadır aslında. Son 5 yılda gıda yardımına başvuranların sayısı %50 arttı, ama gelen bağışlar ya yerinde saydı ya da azaldı. Bir tarafta yoksulluğun çığlığı sessizce büyürken, diğer tarafta bu sessizliği duymayan bir siyasi körlük var.

Körlük diyorum, çünkü yoksulluğu görmek istemeyen bir toplum kendini kandırır. Kendini kandıran toplumlar da çöküşünü alkışlayarak izler.

Almanya’da artık bir “sosyal dönüm noktası” şart. Yoksa sosyal devlet masalı anlatmaya devam edip kuyruklarda bekleyen yaşlıların, çocukların ve mültecilerin yüzlerine bakamayacak bu ülke. Çünkü mesele yalnızca bir tabak yemek değil; mesele insan onuru, mesele bir ülkenin kendi vicdanını nasıl koruduğu.

Bugün 1,5 milyon insan gıda yardımı alıyor. Yarısı Bürgergeld ile geçinmeye çalışanlar, üçte biri çocuk ve genç, %18’i emekli, %18’i mülteci. Yani toplumun her kesimi bu kuyruğa mahkum edilmiş durumda. Çocuklar, gençler, yaşlılar, savaşlardan kaçıp yeni bir hayat kurmaya çalışan insanlar… Hepsi aynı sırada, aynı torbada umut arıyor.

Bir ülkenin sokaklarında gıda yardımı kuyrukları uzuyorsa, demokrasisi de geri gidiyordur, ekonomisi de, sosyal dengeleri de. Ve Almanya, her savunma bütçesine ayrılan milyarlarca euroyla birlikte sosyal politikalardan kısıp kendi geleceğini tüketiyor.

Gıda kuyruğunda bekleyen bir çocuk demokrasiye nasıl inanacak? Emekliliğinde bir kutu süt alabilmek için sırada bekleyen bir kadın adalet duygusunu nasıl koruyacak? Bu toplum geleceğe nasıl umutla bakacak?

Bu soruları sormak zorundayız. Çünkü Almanya artık kendine şunu yapıyor:
Tüketim hırsıyla iklim krizini körüklüyor, kapitalist kâr düzeniyle gelir adaletini yok ediyor, toplumu kendine yabancılaştırıyor, bireyi değersizleştiriyor ve bütün bunları yaparken kendi vicdanını susturuyor.

Kapitalizmin insanı dönüştürdüğü şey budur:
Kendi çıkarından başka hiçbir şeyi göremeyen bir toplum, gıda kuyruğunda bekleyen çocukları görmez. Görmediği gibi, görse de hissetmez. Çünkü hissetmek, sorumluluk almayı gerektirir.

Almanya’nın kendine yaptığı budur:
Kendi sesini kısmak, vicdanını uyuşturmak, sorumluluk duygusunu kaybetmek… Sonra da kalkıp “refah toplumu” masalı anlatmak.

Ama şu unutulmasın:
Bir ülke, halkının yüzündeki umudu kaybettiğinde kendini kaybeder. Çocuklar gıda yardımı kuyruklarında büyüyorsa, sokakları pırıl pırıl olsa bile o ülke karanlığa gömülür.

Almanya kendine ne yapıyor, dedim ya…
Aslında yavaş yavaş kendi kendini tüketiyor. Hem de göz göre göre.

Eğer bu gidişata bir dur denmezse, sadece istatistiklerde değil, insanlığımızda da bir çöküş göreceğiz. Ve o çöküş başladığında, hiçbirimiz istisna olmayacağız.