Göçün Turnusol Kâğıdı Olarak Demokrasi

Dr. Şevket Dalboy Siyaset ve Sosyal Bilimci – Gazeteci (İGÜ)

Almanya’nın göçle kurduğu ilişki, yalnızca demografik ya da ekonomik bir mesele değildir; bu ilişki, aynı zamanda ülkenin demokrasi anlayışının, anayasal bağlılığının ve siyasal kültürünün de bir turnusol kâğıdıdır. Göçmenler üzerinden yürütülen siyasal tartışmalar, çoğu zaman Almanya’nın kendisiyle yaptığı bir yüzleşmeye dönüşür: Kim bu toplumun parçasıdır, kim değildir; haklar kime aittir, kimin hakları kolaylıkla tartışmaya açılabilir?

Bu metin, Almanya’daki göç tartışmalarını muhafazakâr partilerden aşırı sağa, anayasal ilkelerden seçmen demografisine uzanan geniş bir çerçevede ele almayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken polemik dilinden ziyade, siyaset bilimi ve sosyal bilimlerin sunduğu kavramsal araçlara yaslanan; ancak aynı zamanda toplumsal gerçekliği hikâye eder gibi anlatan bir üslup benimsenmiştir.

Muhafazakâr Siyaset ve Göç: Çelişkili Bir Miras

Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU), Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana ülkeyi uzun yıllar yönetmiş, ekonomik büyümenin ve sanayi toplumunun kurumsallaşmasının başat aktörleri olmuştur. Bu büyüme hikâyesinin merkezinde ise, özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllardan itibaren Almanya’ya gelen “misafir işçiler” yer alır.

Ancak muhafazakâr siyaset, göçmen emeğinden yararlanma ile göçmen varlığını siyasal bir sorun olarak sunma arasında kalıcı bir gerilim üretmiştir. Göçmenler bir yandan refah devletinin ve sanayi üretiminin görünmez taşıyıcıları olurken, diğer yandan toplumsal sorunların sembolik sorumlusu hâline getirilmiştir.

Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri, CSU’nun eski Genel Başkanı ve eski Federal İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in, “Almanya’daki bütün sorunların anası göçmenliktir” ifadesidir. Bu cümle, göçmenliği nedensel bir analiz nesnesi olmaktan çıkarıp, her türlü yapısal sorunun günah keçisi hâline getiren bir siyasal zihniyeti özetler.

Çevresel yıkımdan sağlık sistemindeki aksaklıklara kadar uzanan geniş bir alanda, karmaşık toplumsal süreçler basitleştirilerek göçmen varlığına indirgenir. Böylece siyaset, çözüm üretmek yerine sorumluluğu ötekileştirilmiş bir gruba devretmiş olur.

Söylem Siyaseti: Friedrich Merz ve İma Yoluyla Dışlama

CDU Genel Başkanı ve Federal Başbakan Friedrich Merz’in son yıllardaki açıklamaları, muhafazakâr söylemin bu mirasını güncelleyen örnekler sunmaktadır. “Sokakların görünümü” gibi muğlak ifadelerle başlayan ve göçmenleri çalışmayan, kamusal alanı işgal eden bir kitle olarak resmeden söylem, doğrudan veri sunmaksızın güçlü imgeler üretir.

Merz’in, eleştiriler karşısında sarf ettiği “Bana inanmıyorsanız gidin kızlarınıza sorun” ifadesi ise, göçmenleri örtük biçimde tehdit ve güvensizlikle özdeşleştiren bir siyasetin sınırlarını göstermiştir. Bu tür söylemler, hukuki ya da istatistiksel kanıtlara değil, duygulara ve korkulara seslenir.

Siyaset bilimi açısından bakıldığında burada söz konusu olan, rasyonel politika üretimi değil; sembolik sınırlar çizerek seçmen mobilizasyonu sağlamaya yönelik bir kimlik siyasetidir.

AfD: Göç Karşıtlığının Açık Programı

Almanya için Alternatif (AfD) partisi ise göçmen karşıtlığını örtük değil, açık bir ideolojik program olarak benimser. Partinin kurucu anlatısı, göçü Almanya’nın kültürel ve demografik varlığına yönelik varoluşsal bir tehdit olarak tanımlar.

AfD’nin ideologlarından Björn Höcke’nin 2018 yılında dile getirdiği görüşler, bu yaklaşımın en radikal ifadesidir. Höcke, “yabancı kültürlerden arındırma” sonucunda Almanya nüfusunun yüzde 20–30 oranında azalmasının ülke için faydalı olacağını savunmakta; düzenin yeniden tesisi için “dozajı ayarlanmış bir zulmü” meşru görmektedir.

Bu düşünceler, AfD tarafından zaman zaman yumuşatılmaya çalışılsa da, partinin eşbaşkanı Alice Weidel’in açıkça “Eğer bunun adı remigrasyon ise, evet remigrasyon” demesiyle birlikte, bu hattın partinin merkezine yerleştiği ilan edilmiştir.

AfD’yi diğer partilerden ayıran nokta, göçmenlere yönelik niyetlerini gizlememesi, hatta uygulanacak şiddetin derecesini dahi tartışmaya açmasıdır. Bu açıklık, aynı zamanda Alman anayasasıyla doğrudan bir çatışma anlamına gelmektedir.

İşgücünden Güvenlik Paradigmasına

Almanya’da göç politikaları uzun süre ekonomik rasyonalite ekseninde şekillenmiştir. 2001 yılına kadar göçmenler ağırlıklı olarak işgücü piyasasının bir unsuru olarak değerlendirilmiştir. Ancak 11 Eylül 2001 sonrası dönemde, özellikle Müslüman nüfus, güvenlik söyleminin merkezine yerleştirilmiştir.

Bu dönüşüm, göçmenlerin kalıcı toplumsal varlığını görmezden gelen bir geçicilik varsayımını da beraberinde getirmiştir. Oysa göç, çoktan kalıcılığa evrilmiştir. Artık soru, “Birlikte yaşayabilir miyiz?” değil; “Birlikte nasıl yaşayacağız?” sorusudur.

Anayasa: Göçmenlerin Sessiz Güvencesi

Göçmenlerin Almanya’daki görece güvenceli konumu, esas olarak siyasal partilerin iyi niyetinden değil, Alman Anayasası’ndan (Grundgesetz) kaynaklanmaktadır. Anayasa’nın birinci maddesi, “İnsan onuru dokunulmazdır” der ve bu ilkeyi herkes için geçerli kılar.

Bu ilke sayesinde göçmenler:

  • Siyasi toplantı ve gösteri yapma hakkına sahiptir,
  • Sosyal devletin sunduğu temel hizmetlerden yararlanabilir,
  • Devlet kurumları karşısında eşit muamele talep edebilir,
  • Mülteci olarak başvurma hakkına sahiptir.

AfD’nin bu anayasal çerçeveye yönelttiği saldırılar, aslında Almanya’daki demokratik düzenin bütününe yöneliktir. AfD’nin iktidara gelmesi ya da koalisyon ortağı olması durumunda, bu hakların ya ortadan kaldırılması ya da işlevsizleştirilmesi güçlü bir ihtimaldir.

Demokrasi, Seçmen ve Gelecek

Bugün Almanya’da göçmen kökenli nüfus 26 milyona yaklaşmakta; bu da orta vadede 7,5–8,5 milyonluk bir seçmen potansiyeline işaret etmektedir. AfD dışındaki partilerin bu kitleye yönelik uzun vadeli, kapsayıcı ve demokratik bir strateji geliştirmemesi, siyasal bir boşluk yaratmaktadır.

Siyaset biliminin temel önermelerinden biri açıktır: Siyaset boşluk kabul etmez. Demokratik aktörler bu alanı doldurmazsa, başkaları doldurur.

Öz Cümle: Göçmen Emeğiyle Kurulan Bir Ülke

Almanya’nın büyük şehirlerinde tek bir yol, tek bir bina, tek bir fabrika yoktur ki göçmen emeği değmemiş olsun. Üretilen her otomobilde, her otobüste, her sanayi ürününde göçmenlerin alın teri vardır.

Buna rağmen göçmenlerin katkılarının siyasal söylemde sistematik biçimde küçümsenmesi, yalnızca bir adaletsizlik değil; aynı zamanda demokratik hafızanın aşınmasıdır. Bu nedenle göç meselesi, bir “yabancılar sorunu” değil; Almanya’nın demokrasi sınavıdır.