Televizyonu açıyoruz… Haritalar. Oklar. Patlama görüntüleri…
Alt yazılar akıyor: misilleme, operasyon, stratejik hedef, caydırıcılık…

Stüdyolarda herkes sakin.
Cümleler teknik.
Kelimeler steril.

Ama o bomba düştüğünde içeride kim vardı?

Bir çocuk vardı.
Bir aile vardı.
Hayatı boyunca jeopolitik hesap yapmamış insanlar vardı.

Savaşın tarafı değillerdi.
Ama savaş onların üstüne düştü.

Şunu en başta söyleyeyim:

Ben bir halkı suçlamıyorum.
Bir dini hedef almıyorum.
Bir kimliği düşmanlaştırmıyorum.

Benim itirazım;
devletlerin ve hükümetlerin güvenlik adı altında sivilleri görünmez hale getirmesine.

Bugün bu anlayış,
Benjamin Netanyahu liderliğindeki mevcut hükümetin politikalarında somutlaşıyor olabilir.

Yarın başka bir ülkede, başka bir yönetimde de karşımıza çıkabilir.

İlke değişmez:

Siviller dokunulmazdır.

İran’dan atılan bir füze İsrail’de bir sivil yerleşime düştüğünde de
aynı üzüntüyü duyuyorum.

İsrail’den atılan bir bomba Gazze’de bir apartmanı yıktığında da
aynı öfkeyi hissediyorum.

Çünkü masumiyetin milliyeti yoktur.
Acının dini yoktur.
Ölümün tarafı yoktur.

Bir çocuğun kimliği olmaz.
Bir annenin pasaportu yoktur gözyaşında.

Daha önce de gördük.

Irak’a “kitle imha silahları” denildi.
Bulunamadı.
Ama bir ülke dağıldı.

Libya’ya “özgürlük” denildi.
Devlet yapısı çöktü.

Afganistan’a “terörle mücadele” denildi. Yirmi yıl boyunca bir düzen kurulduğu söylendi.
Ordular eğitildi.
Kurumlar inşa edildi.

Sonra çekilme kararı alındı. Destek kesildi.
Kurulan yapı günler içinde çöktü.
Ülke yeniden Taliban yönetimine geçti.

Ve Afgan halkı,
yirmi yıl süren müdahalenin ardından
kendi kaderiyle baş başa bırakıldı.

Büyük güçler geldi.
Büyük güçler gitti.
Enkazın altında yine halk kaldı.

Bugün yine güvenlik deniyor.
Yine caydırıcılık deniyor.
Yine stratejik zorunluluk deniyor.

Ama hiçbir stratejik hedef
bir çocuğun hayatından büyük değildir.

Hiçbir askeri hesap
bir hastanenin bombalanmasını haklı çıkaramaz.

Savaş kaçınılmaz olabilir diyenler var.

Belki.

Ama savaşın bile bir sınırı vardır.
Ve o sınır, sivildir.

Okullar hedef değildir.
Hastaneler hedef değildir.
Sivil yerleşimler “yan hasar” değildir.

Asıl kriz petrol değil.
Asıl kriz ekonomi değil.

Asıl kriz şu:

Her patlamada biraz daha alışıyoruz.
Her ölümde biraz daha susuyoruz.
Her gerekçede biraz daha normalleştiriyoruz.

Bir gün masumların ölümü sıradan bir haber olursa,
bir gün “kim attı?” sorusu “kim öldü?” sorusunun önüne geçerse,
işte o gün asıl kaybedeceğiz.

Çünkü o gün sadece şehirler yıkılmış olmayacak.
Sadece sınırlar değişmiş olmayacak.

O gün, içimizde bir şey eksilecek.

Savaş şehirleri yıkar.
Ama duyarsızlık insanı yıkar.

Ve eğer bir gün bir çocuğun ölümüne alışmışsak,
artık hiçbir taraf kazanmış sayılmaz.

O gün kaybeden sadece bir ülke değil,
insanlığın kendisi olur.