Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci – Gazeteci Yazar

Dünyanın neresine bakarsanız bakın, siyaset sahnesinde değişmeyen bazı ortak karakterler görürsünüz: Hırs, güç tutkusu, çıkar ilişkileri ve zamanla topluma karşı gelişen hissizleşme… İdeolojiler değişir, partiler değişir, liderler değişir; fakat iktidarın etrafında dönen para, nüfuz ve çıkar ağı çoğu zaman aynı kalır.

Bugün İspanya’da yaşanan Zapatero krizi de bunun yeni örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Bir dönem Avrupa solunun “ılımlı yüzü” olarak sunulan eski Başbakan José Luis Rodríguez Zapatero, şimdi yolsuzluk, kara para aklama, nüfuz ticareti ve siyasi bağlantılar üzerinden yürüyen büyük bir soruşturmanın merkezinde yer alıyor. Pandemi döneminde devlet desteği verilen Plus Ultra havayolu şirketine ilişkin dosya, yalnızca ekonomik bir tartışma olmaktan çıktı; artık doğrudan siyasetin ahlaki zemininin sorgulandığı bir meseleye dönüştü.

İddialara göre milyonlarca Euro’luk kamu kaynağı, siyasi ilişkiler ve kapalı kapılar ardındaki bağlantılar sayesinde belirli çevrelere aktarıldı. Soruşturma dosyasında Venezuela bağlantıları, uluslararası ticaret ağları ve lüks mücevherler gibi detayların yer alması ise olayın boyutunu daha da büyütüyor. Madrid’de yapılan operasyonlarda ele geçirilen pahalı saatler, elmas kaplamalı takılar ve gizli belgeler, kamuoyunda büyük tepki yarattı.

Elbette hukuk açısından herkes masumiyet karinesine sahiptir. Zapatero da hakkındaki suçlamaları reddediyor ve bunun siyasi bir kampanya olduğunu savunuyor. Ancak burada asıl dikkat çekici olan nokta, toplumların artık siyasetçilere duyduğu güvenin hızla aşınmasıdır.

Çünkü insanlar şunu görüyor:

Ekonomik kriz dönemlerinde fedakârlık halka düşüyor; kemer sıkma vatandaşa öneriliyor. Ama iş siyaset elitlerine geldiğinde lüks ofisler, gizli ilişkiler, ayrıcalıklı ihaleler ve şaibeli bağlantılar ortaya çıkıyor.

Bu tablo yalnızca İspanya’ya özgü değil.

Bugün Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Orta Doğu’ya kadar birçok ülkede benzer bir siyasi yozlaşma görülüyor. İktidarlar zamanla halktan kopuyor. Başlangıçta “hizmet” söylemiyle yola çıkan birçok siyasetçi, süreç içinde gücü koruma refleksiyle hareket etmeye başlıyor. İşte tam bu noktada siyaset, topluma hizmet olmaktan çıkıp bir çıkar mekanizmasına dönüşüyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Çünkü toplum, siyasetçilerin acıları hissetmediğini düşündüğü anda demokrasiye olan inancını kaybetmeye başlıyor. İnsanlar artık ideolojilere değil, kimin daha az zarar vereceğine bakıyor. Güven duygusu kaybolduğunda ise sadece hükümetler değil, kurumlar da yıpranıyor.

Madrid sokaklarında yükselen protestolar aslında sadece bir hükümete yönelik tepki değil; siyasetin giderek ahlaki meşruiyetini kaybetmesine duyulan öfkenin dışavurumudur.

Tarih bize şunu öğretti:

Kontrolsüz güç, denetlenmeyen iktidar ve şeffaflıktan uzak siyaset, eninde sonunda toplumsal çürüme üretir.

Bugün Zapatero dosyası kapanır ya da büyür…
Mahkemeler karar verir…
Fakat geriye kalan asıl soru şudur:

Siyaset gerçekten halk için mi yapılıyor, yoksa iktidarın çevresinde oluşan ayrıcalıklı sınıflar için mi?

Peki şimdi halka şu soruyu sormak gerekiyor:

Gerçekten halk için çalışan siyasetçiler mi seçiyoruz, yoksa kendi çıkar düzenini büyüten güç odaklarını mı iktidara taşıyoruz?

Ve lütfen

Kendinizi kandırmadan cevap verin.