Emek susturulamaz; çünkü her bastırılan ses, bir gün daha gür bir adalet talebi olarak geri döner.
Şevket Dalboy
Sorunun özü tam da burada: mesele sadece bir işçi grubu değil, toplumun hangi noktada “ortak vicdan” üretebildiği meselesi.
Bugün Doruk Madencilik işçileri sokakta. Açlık grevindeler. Yürümüşler, konuşmuşlar, kapı çalmışlar, ses vermişler. Yanlarında Erkan Baş gibi birkaç siyasetçi, birkaç sendika, birkaç sanatçı ve dayanışma gösteren insanlar var. Ama asıl eksik olan şey çok daha büyük: geniş toplum desteği.
Asıl soru burada başlıyor: Neden bu kadar büyük bir toplumsal karşılık oluşmuyor?
Bu sadece “kim nerede durdu” meselesi değil. Daha derin bir kopuş var. Bir tarafta emeğiyle yaşayan insanlar, diğer tarafta sistemin içinde kaybolmuş ya da umutsuzluğa itilmiş bir kalabalık… Ve arada giderek incelen bir dayanışma hattı
Peki neden? Neden sağcısıyla, solcusuyla, muhafazakârıyla, işçisiyle, memuruyla koca bir halk aynı adaletsizlik karşısında birlikte hareket etmiyor? Dayanışma nerede kendini gösterecek? Yardımlaşma nerede ortaya çıkacak? Eğer burada değilse, nerede?
Kimse “kırın, dökün, yıkın” demiyor. Kimse kaos çağrısı yapmıyor. Söylenen çok basit: haklı olanın yanında durun. Hepsi bu. Ama bu bile artık zor bir talep gibi görünüyor.
Oysa sorular çok net: Bir polis, bir asker, bir memur, bir işçi… Hepimiz insanız. Hepimizin sorumlulukları var. Eşimiz, çocuğumuz, kiramız, hayatımız var. Peki aylarca maaş almadan çalışır mısınız? Hakkınız gasp edilse susar mısınız? “Devam edin” denildiğinde hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam eder misiniz?
“Ederiz” demeyin. Etmezsiniz. Etmemelisiniz de. Çünkü bu insan doğasına, adalete ve vicdana aykırı bir durumdur.
İşte bu maden işçileri tam olarak bunu yapıyor: Sadece haklarını değil, onurlarını savunuyorlar. Eskişehir’den Ankara’ya yürüdüler. Günlerce… Seslerini duyurmak, adalet istemek, emeğin karşılığını almak için. Ve şimdi Ankara’da, Kurtuluş Parkı’nda açlıkla direniyorlar.
Bir noktada bu artık sadece bir işçi meselesi olmaktan çıkıyor. Bu, toplumun nerede durduğunun sınavı haline geliyor. Çünkü mesele şuraya dayanıyor: “Alın teri kurumadan işçinin hakkını verin.”
Bu söz sadece bir slogan değil, bir ahlaki ilke. Ve bu ilke sadece dillerde kaldığında, toplumun içi boşalıyor. Bugün yaşanan da biraz bu: değerler var ama karşılığı zayıf, vicdan var ama örgütlü değil, dayanışma var ama dağınık.
Oysa bir toplumun gücü, en çok adaletsizlik karşısında birlikte durabilmesinden gelir. Bugün işçiler şunu söylüyor: “Biz hakkımızı istiyoruz.” Toplumun geri kalanına düşen soru ise şu: “Bu sesin yanında gerçekten nerede duruyoruz?”

































