Dr. Şevket Dalboy / Siyaset ve Sosyal Bilimci / Gazeteci

Bölge coğrafyası bir kez daha bir antika sapkınlığın, çağdışı kutsalların ve haritaları yeniden şekillendirme tutkusunun gölgesine itilmiş durumda. Tarih, bu coğrafyada tekrar etmiyor; her defasında daha derin ve yıkıcı bir biçimde sahne alıyor. İsrail-ABD eksenli stratejik hamleler, bölgeyi kendi çıkar haritalarına göre yeniden düzlüyor. Suriye’nin Hayat Tahrir el-Şam’a (HTŞ) teslim edilmesi, Kürt silahlı grupların “ıslah” sürecine dahil edilmesi ve İran-Hizbullah bağlantısını sağlayan Şii koridorunun koparılması, bu yeni düzlemin habercileri.

İran Neden Hedefte?

İsrail açısından İran, yalnızca bir askeri tehdit değil, aynı zamanda ideolojik ve stratejik bir engel. Türkiye gibi söylemsel düzeyde kalan ve büyük ölçüde iç siyasete oynayan İsrail karşıtlıklarının aksine, İran’ın karşı duruşu daha maddi ve gerçeklik zeminine yaslanıyor. Nükleer programı, balistik füze kapasitesi ve bölgedeki vekil aktörler üzerindeki etkisi, İsrail’in stratejik sabırsızlığını besleyen temel unsurlar.

Türkiye-İsrail arasındaki çekişmenin gölgesi ise bir Karagöz-Hacivat perdesi gibi. Görünen ve görünmeyen, söylem ve eylem arasında dev bir yarık var. Gerçekte ise hem ekonomik ilişkiler hem de diplomatik temaslar, zıtlıkların değil paralel çıkarların izinde ilerliyor. Sözde çatışmalar, halkların dikkatini başka yönlere çekmek üzere sahnelenmiş birer iç siyaset dekoru haline geliyor.

Suriye, Mısır ve Körfez: Suskunluk ve Teslimiyet

Suriye’nin devrim sonrası yaşadığı çöküş, sadece iç savaşla sınırlı kalmadı; uluslararası siyasetteki rolü de büyük ölçüde işlevsizleştirildi. Golan Tepeleri’nin ilhakı gibi stratejik meseleler, artık uluslararası gündemin bile kenar süsü olmaktan öteye geçemiyor. Mısır ise İsrail-ABD denklemine çok daha açık bir şekilde entegre olmuş durumda. Körfez monarşileri ise doktriner bir gerekçeye bile ihtiyaç duymadan bu haritayı onaylıyor. Şia düşmanlığı üzerinden şekillenen yeni söylemler, İsrail’le aynı düzlemde buluşma noktasını kolaylaştırıyor.

İran’ın Tehlikeli Yalnızlığı

Bugün İran, bölgesel anlamda yalnız kalmış görünüyor. Yemen’deki sınırlı etkisi dışında, Şii yayılım hattı büyük ölçüde daraltıldı. İran rejiminin İsrail karşıtlığı ise çoğu zaman ahlaki bir ilkeye değil, siyasi meşruiyet inşasına hizmet eden bir propaganda aracına dönüşmüş durumda. Ancak bu durum, onun İsrail için taşıdığı gerçek tehdidi ortadan kaldırmıyor. Aksine, istikrarsızlaşan her bölge, İran’ın daha da köşeye itilmesini hızlandırıyor.

Küresel Senaryolar ve Yeni Düğümler

Putin’in Esad rejimini Suriye’de tutma karşılığında Ukrayna’da zemin kaybetmeye razı olması, Rusya’nın da bu denklemin dışında olmadığını gösteriyor. Sadece çıkarlarını koruma derdinde olan bir aktör değil; eski büyük imparatorluk reflekslerini yeniden sahneye taşıyan bir figür olarak Putin, bölgesel kartları yeniden karıyor. Çin’in İran ile geliştirdiği stratejik yakınlık ise, ABD’nin her hamlesine karşı küresel denge oyunlarının sertleşeceğini ima ediyor. İran’a yönelik olası bir müdahalenin, yalnızca Ortadoğu’yu değil, Pasifik’i de harekete geçirecek bir zincirleme etkisi olabilir.

Türkiye: Söylemde Sert, Eylemde Esnek Bir Aktör

Türkiye, bölgesel denklemin en kaygan zeminlerinden birinde pozisyon almaya çalışıyor. İsrail’e yönelik sert söylemler, iç kamuoyu açısından yüksek bir politik getirisi olan araçlar haline gelmiş durumda. Ancak söylemdeki bu sertlik, ticari ve diplomatik düzlemde belirgin bir karşılık bulmuyor. 2024 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacminin rekor seviyelere ulaşması, bu çelişkinin en somut göstergesi. İsrail’le yürütülen ekonomik iş birlikleri ve enerji anlaşmaları, söylemlerin aksine, derinleşerek sürdürülüyor.

Türkiye’nin Filistin politikasında da benzer bir ikilik göze çarpıyor. Kudüs hassasiyeti ve Gazze trajedisi üzerine kurulu söylem, eylem planına pek yansımıyor. Bu ikili yapı, yalnızca dış politikada değil, Türkiye’nin Geçici Suriye Yönetimi ile kurduğu ilişkilerde de kendini gösteriyor. Ankara, Esad rejimini meşru görmemekle birlikte, Halep’in kuzeyinden İdlib’e kadar uzanan bölgede fiilen muhatap aldığı yapılarla karmaşık ilişkiler ağı içinde. Bu ilişkiler, zaman zaman HTŞ gibi radikal gruplar üzerinden yürütülen dolaylı denklemlerle daha da girift bir hal alıyor.

PYD-Şam Teması ve PKK’nın Konumlanışı

Son dönemlerde Şam yönetimi ile PYD arasında arka kapı diplomasisinin hızlandığı görülüyor. ABD’nin bölgeden çekilme sinyalleri, Kürt grupları Esad rejimiyle yakınlaşmaya zorlarken, Türkiye bu gelişmeleri güvenlik tehdidi olarak okuyor. Bu süreç, dolaylı olarak PKK’nın da silahlı mücadeleyi sonlandırma ya da yeniden pozisyon alma ihtimallerini gündeme taşıyor. Ancak bu tür bir dönüşümün kalıcı olabilmesi için sadece bölgesel değil, küresel aktörlerin de yeni bir dengeyi kabullenmeleri gerekiyor.

İsrail’in Saldırganlığı ve Sessizlik Perdesi

İsrail’in özellikle Gazze’deki saldırganlığı karşısında uluslararası kamuoyunun sergilediği sessizlik, artık yalnızca çıkar odaklı diplomatik hesaplarla açıklanamaz. Bu sessizlik, bir tür ahlaki çöküşün ve politik ikiyüzlülüğün ifadesine dönüşmüş durumda. Avrupa’dan ABD’ye kadar birçok ülke, sözde insan hakları savunuculuğunu, İsrail söz konusu olduğunda askıya alıyor. Medya organları bu trajedileri kimi zaman yok sayarken, kimi zaman da mağdurları suçlu ilan eden haber çerçeveleriyle kamuoyunu manipüle ediyor.

Peki Alternatif Ne?

Ortadoğu coğrafyasında siyasal vizyon eksikliği ve otoriter yapıların tahakkümü, uzun vadeli bir barış ihtimalini yalnızca zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda bölgesel felaketleri sıradanlaştırıyor. Türkiye’den İsrail’e, İran’dan Körfez rejimlerine kadar tüm aktörler, kendi içsel krizlerini örtbas edebilmek için dış düşmanlar üretmeye devam ediyor. Bu durum, halkların ortak bir gelecek inşası yönündeki iradesini bastırıyor, umutları sistemli bir biçimde tüketiyor.

Türkiye’de iktidar bloku, dış politikayı iç siyasetin devamı olarak kurguluyor. Filistin meselesi retorik düzeyde sahiplenilse de, pratikte atılan adımlar çelişkilerle dolu. Bir yandan İsrail’le ticari ilişkiler sürdürülüyor, diğer yandan meydanlarda Gazze için gözyaşı dökülüyor. Bu ikircikli tavır, Türkiye’nin bölgede güven veren bir aktör olmasını engelliyor.

İsrail ise güvenlik bahanesiyle yürüttüğü yayılmacı politikaları, artık açık bir etnik temizlik stratejisine dönüştürmüş durumda. Gazze’de on binlerce sivilin hayatını kaybettiği saldırılar, yalnızca Hamas’la değil, bir halkla topyekûn savaşı işaret ediyor. Uluslararası hukuk ihlalleri, Batı’nın sessizliğiyle meşrulaştırılıyor; bu da küresel sistemin ikiyüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne seriyor.

Öte yandan İran, nükleer programı üzerinden kuşatılmışlık hissiyle içe kapanırken, bölgesel nüfuzunu milis güçler aracılığıyla tahkim etme stratejisine sarılıyor. Ancak bu strateji, uzun vadede İran’ı yalnızlaştırıyor; hem Arap dünyasında hem de küresel arenada giderek izole olan bir yapıdan söz ediyoruz. Rejim, halkın taleplerine kulak tıkadıkça, iç istikrarsızlık daha da derinleşiyor.

Suriye ise hâlâ bir enkaz. On yılı aşkın süredir süren savaş, sadece bir ülkeyi değil, kolektif insani bilinci de tahrip etti. Yıkımın normalleştiği bir coğrafyada barış çağrıları anlamını yitiriyor. Körfez’deki hanedanlık rejimleri ise petro-dolar gücüyle statükoyu koruma telaşında. Toplumlar bastırılıyor, muhalefet nefessiz bırakılıyor.

Bu tabloda bölgede gerçek bir dönüşüm ancak halkların uyanışı ve iktidar yapılarının köklü şekilde tasfiye edilmesiyle mümkün olabilir. Çünkü mevcut siyasi yapılar, farklı ideolojik renklerde olsalar da, aynı otoriter zihniyetin farklı yansımalarıdır. Demokrasi, hukuk ve halk iradesi gibi kavramlar, bu rejimlerin sözlüğünde ya yoktur ya da yalnızca dekoratif anlam taşır.

Ya ortak bir insanlık hayali etrafında yeniden şekillenmiş bir bölge inşa edeceğizya, yada mitolojik anlatılardaki Armageddon’un hayata geçirilişine teslim olacağız. Seçim, halkların uyanışında; direniş, örgütlenmesinde; umut, birbirine kulak veren seslerin çoğalmasında ve birlikte hareket etmesindedir.

Tarih boyunca, ne krallar, ne sultanlar, ne de diktatörler halkın uyanışına ve birlikte hareket etme gücüne karşı koymayı başarmıştır. Birlikteliği parçalayıp zafer kazanmış olsalar da, gerçek zaferi bir araya gelerek elde edememişlerdir. Geleceğini doğru bir şekilde şekillendirmek isteyen toplumlar, birleşmek ve birlikte hareket etmek zorundadır. Aksi takdirde, bu durum insanlık için bir felakete yol açar.