Dr. Şevket Dalboy

Siyaset ve Sosyal Bilimci / İGÜ / Gazeteci Yazar

Almanya’nın kalbinde bir yaradır ırkçı profilleme. Sessizdir, görünmezdir ama keskindir. Havalimanında sıradayken, tren istasyonunda yürürken, sınır kapısında beklerken… Derin bir bakış üzerinize takılır, sonra bir el uzanır: “Sizi kenara alabilir miyiz?”

Federal Polis Sorumlusu Uli Grötsch, geçtiğimiz günlerde bu konudaki bir yıllık gözlemlerini Berlin’de kamuoyuna sundu. Sözleri ciddiydi: “Irkçı profilleme iddiaları alarm verici boyutta arttı.”
Bunu söyleyen bir gazeteci değil, bir sivil toplum kuruluşu temsilcisi değil. Devletin içinden bir yetkili, bir gözlemci.
Ve en önemlisi: Kendi kurumuna ayna tutan bir cesaret sahibi.

Dış Görünüşe Dayalı Şüphe, Adaletin Sonudur

Irkçı profilleme, polisin bir kişiyi sadece ten rengi, kökeni veya görünümü nedeniyle kontrol etmesi anlamına geliyor. Bu, hukuk devleti ilkesinin tam karşısında durur. Çünkü hukuk, kişileri delillerle sorgular, şüpheyi kanıta bağlar.
Ama eğer bir kişinin Etiyopya’dan, Suriye’den, Afganistan’dan geldiği tahmin edilerek sıradanlaştırılmış bir şüpheye maruz kalması olağan hale geldiyse, orada ayrımcılık sistematiktir.

Grötsch, raporunda bu gerçeği açıkça dile getiriyor. İnsanların diğer tüm yolcuların gözü önünde sadece fiziksel görünümleri nedeniyle seçilmesi, yalnızca küçük düşürücü bir deneyim değil, aynı zamanda toplumsal güvensizliğin temelini oluşturuyor.
Ve evet, polis çoğu zaman bunu “ırkçı profilleme” olarak tanımlamıyor. Ama mağdurlar, bu etiketin ne olduğunu çok iyi biliyor. Çünkü yaşıyorlar.

Görünmez Ayrımcılık: Bir Kişiye Yapılır, Hepimize Zarar Verir

Irkçılık, kurumsal bir gölge gibi, sızdığı her yapıyı içten içe çürütür. Bu yalnızca göçmenlere, azınlıklara, siyahilere yapılan bir haksızlık değildir. Bu, hukukun, eşitliğin ve güvenin çöküşüdür.

Grötsch’ün dile getirdiği bir başka çarpıcı gerçek de, sınır kontrollerinin sürdürülemezliği. 14 bin polis, aşırı iş yükü altında eziliyor. Yüzlerce insan, yalnızca geldikleri coğrafya nedeniyle geri çevriliyor.
Bu, sadece bir insan hakları sorunu değil, aynı zamanda işleyen devlet aklının tıkanması demek. Çünkü kontrol mekanizması, adaleti değil, ayrımcılığı besliyorsa, güvenlikten söz edemeyiz.

Kendini Sorgulayan Polis, Güvenilir Polistir

Grötsch, açık bir biçimde polisin iletişim ve farkındalık eğitimlerinin artırılması gerektiğini söylüyor. Polis akademilerinin bu konuda daha etkin rol alması gerektiğini vurguluyor.
İşte bu, gerçek bir reform çağrısıdır. Sorunu görmezden gelmek yerine, onu tanımak ve çözüm aramak, modern bir hukuk devletinin yapması gereken şeydir.

Ve unutulmamalıdır: Polise güven, onun elindeki silahla değil, kalbindeki adalet terazisiyle kazanılır.

Bu Sadece Almanya’nın Meselesi Değil

Irkçı profilleme Almanya’ya özgü değil. Bugün Fransa’da, Belçika’da, Amerika’da da benzer hikâyeler yaşanıyor. Ama Almanya gibi demokrasi ve insan hakları iddiası taşıyan bir ülkede, böylesine görünür hale gelmesi, derin bir alarm zili çalıyor.

Federal Hükümetin Ayrımcılıkla Mücadele Sorumlusu Ferda Ataman ve Irkçılıkla Mücadele Sorumlusu Natalie Pawlik’in açıklamaları da bu alarmı doğruluyor:
“Irkçılığa karşı hep birlikte durmalıyız.”
Bu çağrı yalnız polise değil, her yurttaşa, her kuruma, her siyasetçiye yapılmıştır.

Adalet, En Çok Görülmeyenleri Korumalıdır

Bir ülkede adaletin gücü, yalnız çoğunluğu değil, azınlığı da ne kadar koruduğuyla ölçülür. Eğer polisin görevi “kimliğe göre şüphe üretmek” haline gelirse, adalet her kapıda sorgulanır hale gelir.
Ve orada artık ne özgürlükten söz edilir, ne de eşitlikten.

Öz Cümle:
Polis, elindeki güçle değil, herkese eşit mesafede durarak saygı kazanır. Irkçı profilleme, bu eşitliği bozar, toplumu içten içe yaralar.
Uli Grötsch’ün raporu, yerinde bir uyarıdır. Ama uyarılar kağıtta kalırsa, değişim mümkün olmaz.
Güven ancak şeffaflıkla, adalet ancak cesaretle sağlanır.