Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci-Yazar


Sanatın özgürlüğünü savunmak, sanat adına yapılan her şeyi savunmak değildir. Bazen isyan piyasaya teslim edilir, yozlaşma özgürlük diye sunulur, yabancılaşma modernlik diye pazarlanır. O halde insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Biz gerçekten kendi hayalimizi mi yaşıyoruz?


KENDİME SORDUĞUM İLK SORU
Bazen kendi kendime soruyorum: Ben sanatı neden bu kadar önemsiyorum? Neden bir şiirin birkaç dizesi, bir romanın tek bir cümlesi, bir tiyatro sahnesi ya da bir resim karşısındaki sessizlik, uzun uzun anlatılan siyasi nutuklardan daha fazla şey söyleyebiliyor? Neden sanatın peşini bırakmıyorum?
Belki de cevabı basit değil. Çünkü sanat yalnızca güzeli üretmez. Bazen insanın görmek istemediği şeyi gösterir. Bazen alıştığımız hayatın ortasına bir soru bırakır. Bazen de yıllardır doğru sandığımız şeyleri yerinden oynatır.
Ama sonra kendime başka bir soru soruyorum: Ya sanat da çağımızın diğer bütün değerleri gibi kirlenmişse?
Ya isyan dediğimiz şeyin bir bölümü artık satılabilir bir ürüne dönüşmüşse? Ya özgürlük diye alkışladığımız bazı şeyler, aslında başka türden bir bağımlılığın işaretiyse?
İşte tam burada insanın kendi tarafına da dönüp bakması gerekiyor. Çünkü sanatın özgürlüğünü savunmak, sanat adına yapılan her şeyi savunmak değildir.
Sanatçı kutsal değildir. Eser kutsal değildir. Eleştirilemeyen sanat, bir süre sonra sanat olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür.
Ben sanata karşı değilim. Tam tersine, sanatı fazla ciddiye aldığım için itiraz ediyorum.


SANATIN SATIN ALINMASI
Sanat tarih boyunca iktidarla kavga etti. Krallarla, devletlerle, kiliselerle, sermayeyle, sansürle, toplumsal baskıyla… Fakat bugün başka bir sorunla karşı karşıyayız.
İktidar artık her zaman sanatı susturmak zorunda değil. Bazen onu konuşturmak daha işlevli. Çünkü sistem, kendisine yönelen itirazı bastırmak yerine satın alabildiğinde daha güçlü hale geliyor.
Bir zamanlar meydanlarda söylenen söz, bugün galerinin duvarında pahalı bir etikete dönüşebiliyor. Düzeni eleştiren sanatçı, bir süre sonra düzenin kültür endüstrisinin yıldızı haline gelebiliyor.
Muhaliflik bir kimlik. Asilik bir imaj. İsyan bir pazarlama stratejisi.
Kapitalizm yalnızca mal satmıyor. Kimlik satıyor. Güzellik satıyor. Arzu satıyor. Özgürlük satıyor. Hatta muhaliflik bile satıyor.
İşte sanatın önündeki en büyük tehlikelerden biri burada başlıyor: İsyanın kendisi metalaştığında, insan neye karşı çıktığını unutabilir.
Çünkü sistem bazen sana “sus” demez. “Konuş,” der. Ama ne kadar konuşacağını, nerede konuşacağını, nasıl görüneceğini ve konuşmandan kimin kazanacağını kendisi belirler.
Bu daha ince bir iktidardır.


YOZLAŞMAYI ÖZGÜRLÜK SANMAK
Bir başka meseleyi de artık dürüstçe konuşmamız gerekiyor: Yozlaşmayı özgürlük sanmak.
Bu konuda konuştuğumuz anda hemen birileri “gericilik” yaftasını çıkarıyor. Oysa her eleştiri gericilik değildir. Her sınır sorgulaması ilericilik değildir.
Her çıplaklık sanat değildir. Her cinsellik özgürlük değildir. Her küfür cesaret değildir. Her sınır ihlali yaratıcılık değildir. Her şok etkisi yaratan görüntü de estetik değildir.
Bazen bayağılık yalnızca bayağılıktır.
Bunu söylemekten korkmamak gerekiyor. Çünkü özgürlük, insanın önüne gelen her davranışı düşünmeden onaylamak değildir. Özgürlük, insanın seçebilme ve sorgulayabilme gücüdür.
Sanatın sınırları zorlaması başka şeydir; sınırları zorlamayı başlı başına sanat sanmak başka.
Bir sanat eseri bizi rahatsız edebilir. Etmelidir de. Ama asıl soru şudur: Bizi neden rahatsız ediyor?
Bizi düşünmeye mi zorluyor? Yoksa yalnızca dikkat çekmek için mi bağırıyor? İçimizde yeni bir soru mu doğuruyor? Yoksa birkaç dakikalık şaşkınlığın ardından geriye hiçbir şey bırakmıyor mu?
Sanatın büyüklüğü yalnızca ihlal ettiği sınırda değildir. O sınırın ötesinde ne kurduğundadır.
Yıkmak kolaydır. Asıl mesele, yıktığınız yerin üzerine ne koyduğunuzdur.


BEDENİN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ, PİYASANIN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ?
Burada daha zor bir alana girmek gerekiyor: Beden. Cinsellik. Arzu.
Bunlar insan hayatının doğal ve vazgeçilmez parçalarıdır. Bedenin üzerindeki toplumsal ve siyasi tahakkümü sorgulamak elbette özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır.
Fakat bugün başka bir tahakküm biçimiyle de karşı karşıyayız: Bedenin piyasaya teslim edilmesi.
İnsan bedeni özgürleştiğini sanırken başka bir tüketim düzeninin nesnesine dönüşebiliyor. Güzellik standartları, gençlik takıntısı, sürekli teşhir, beğenilme zorunluluğu, sosyal medyanın görünürlük ekonomisi, arzu edilmenin bir tür toplumsal para birimine dönüşmesi…
Burada insan gerçekten özgür mü? Yoksa yalnızca yeni bir pazarın müşterisi mi?
Cinselliği konuşmak ayıp değildir. Beden hakkında konuşmak ayıp değildir. Asıl sorun, insanın bedeninin ve arzusunun piyasa tarafından sürekli yeniden biçimlendirilmesidir.
Çünkü kapitalizm insanı yalnızca emeği üzerinden sömürmez. Bazen aynadaki görüntüsü üzerinden de sömürür.
İnsana önce bir eksiklik duygusu verir. Sonra o eksikliği satın alabileceği ürünleri gösterir. Daha güzel ol. Daha genç görün. Daha çekici ol. Daha görünür ol. Daha çok beğenil.
Ve insan bütün bunları özgürlük sanarak kendisinden uzaklaşabilir.
İşte burada yabancılaşma devreye girer.


YABANCILAŞAN İNSAN
Yabancılaşma yalnızca işçinin fabrikadaki makineye yabancılaşması değildir. İnsan kendisine de yabancılaşabilir.
Kendi emeğine. Kendi diline. Kendi tarihine. Kendi mahallesine. Kendi toplumuna. Kendi kültürüne. Hatta kendi yüzüne.
Bugünün insanı bazen kendi hayatını yaşamıyor. Başkalarının hayatlarının görüntüsünü yaşıyor.
Başkasının bedeni. Başkasının evi. Başkasının tatil anlayışı. Başkasının müziği. Başkasının konuşma biçimi. Başkasının ilişki biçimi. Başkasının mutluluk tarifi…
Sonra bütün bunlara “özgürlük” diyoruz.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri burada. İnsan seçiyor olabilir ama seçtiği şeylerin ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu bilmiyor olabilir.
İşte kültürel yabancılaşma tam burada başlıyor.


KENDİ EVİNDEN UTANMAK
Başka kültürlerden etkilenmekte hiçbir sorun yok. Kültürler birbirinden öğrenir. Sanat zaten sınırları aşar. Evrensellik, insanlığın ortak deneyimlerini bulabilme gücüdür.
Ama evrensel olmak başka, köksüzleşmek başka.
Bir insan kendi dilinden utanıyorsa, kendi müziğini küçümsüyorsa, kendi halkının ürettiği sanatı sırf kendi toplumundan çıktığı için değersiz görüyorsa ama dışarıdan gelen her şeyi sorgulamadan “modern”, “kaliteli” ve “özgür” kabul ediyorsa burada yalnızca kültürel değişimden söz edemeyiz.
Burada bir yabancılaşma vardır.
Kendi evinde misafir olmak gibi.
Fakat bunun karşısında başka bir yanılgıya da düşmemeliyiz. Kendi kültürümüzü savunacağız diye geçmişteki her şeyi kutsayamayız.
Gelenek dediğimiz şeyin içinde insanı ezen, kadınları susturan, farklı olanı dışlayan, sorgulamayı engelleyen unsurlar da olabilir.
Devrimci olmak, geçmişte ne varsa yakmak değildir.
İnsanı küçülten geçmişi aşarken, insanı büyüten değerleri geleceğe taşıyabilmektir.
Bizim ihtiyacımız olan şey ne kör taklitçilik ne de kör nostaljidir. İhtiyacımız olan şey eleştirel bir kültürel özgüvendir.


KÜFÜR DÜŞÜNCENİN YERİNİ ALDIĞINDA
Bir başka rahatsız edici mesele de dil.
Sanatın dili elbette hayatın dilinden kopamaz. Sokakta küfür vardır. Öfke vardır. Argo vardır. Bunların sanat eserinde bulunması başlı başına sorun değildir.
Sorun, küfrün düşüncenin yerini almasıdır.
Bir cümlede fikir yoktur ama küfür vardır. Bir sahnede hikâye yoktur ama teşhir vardır. Bir eserde estetik yoktur ama gürültü vardır. Bir metinde sorgulama yoktur ama şok vardır.
Sonra bunların hepsine “cesaret” diyoruz.
Hayır.
Cesaret, yüksek sesle bağırmak değildir. Bazen cesaret, herkesin alkışladığı yerde “hayır” diyebilmektir.
Bazen en devrimci cümle, en ağır küfürden çok daha sakin bir cümledir.
Çünkü insanı sarsan şey kelimenin sertliği değil, düşüncenin ağırlığıdır.


YOZLAŞMA VE YABANCILAŞMA EL ELE
Aslında bütün bu meselelerin birbirinden kopuk olmadığını düşünüyorum.
Yozlaşma ile yabancılaşma birbirini besliyor. İnsan kendisine yabancılaştıkça değerleri boşalıyor. Değerleri boşaldıkça yerine piyasanın sunduğu hazır kimlikler, arzular ve davranış biçimleri yerleşiyor.
Sonra insan bunları kendi seçimi sanıyor.
Bana göre çağımızın en büyük trajedilerinden biri bu.
İnsan özgür olduğunu düşünürken kendisine ait olmayan bir hayatı yaşayabiliyor.
Ve sistem bunun farkında.
Çünkü itaat eden insan kadar, kendisini özgür sanan insan da yönetilebilir. Hatta bazen daha kolay.


MUHALİFLERİN YENİ İKTİDARI
Burada kendi tarafımıza da bakmamız gerekiyor.
Çünkü yalnızca devleti, sermayeyi, iktidarı eleştirmek yetmez. Muhalif çevrelerin kendisi de iktidar ilişkileri üretebilir.
Bir zamanlar dışlananlar, güç kazandıklarında başkalarını dışlayabilir. Dün sansüre uğrayanlar bugün kendi beğenmedikleri sanatçıları susturmak isteyebilir. Dün özgürlük isteyenler bugün kendi doğrularını başkasına dayatabilir.
Bu nedenle devrimci düşüncenin en önemli sınavlarından biri, kendi iktidar arzusunu teşhis edebilmesidir.
Çünkü iktidar yalnızca sarayda bulunmaz.
Bir yayınevinde de olabilir. Bir festivalde de. Bir üniversitede de. Bir sanat çevresinde de. Bir gazetede de. Bir sosyal medya grubunda da. Bir kültür kurumunda da.
Ve bazen birkaç kişinin birbirini sürekli alkışladığı küçük bir çevrede bile iktidar kurulabilir.
İşte sanat burada kendi aynasını yeniden önüne koymalıdır.


HALKTAN KOPAN SANAT
Peki sanat kimin için?
Bu soruyu sormadan sanat üzerine konuşabilir miyiz?
Sanat yalnızca galerilere, festivallere, ödül törenlerine ve kültür merkezlerine mi aittir?
Fabrikadaki işçinin hayatı nerede? Asgari ücretle yaşayan insanın kaygısı nerede? Emeklinin yalnızlığı nerede? Göçmenin hikâyesi nerede? Taşrada yaşayan gencin hayali nerede? Gece vardiyasından çıkan işçinin yorgunluğu nerede?
Bazen sanatın çok büyük laflar ettiğini ama insanın gerçek hayatına yeterince dokunmadığını düşünüyorum.
Oysa sanat halktan uzaklaştıkça yalnızca izleyicisini kaybetmez. Gerçekliğini de kaybedebilir.
Sanatın halkçı olması, kaba olması demek değildir. Tam tersine. Halkın hayatını ciddiye almak, insanın acısını estetik bir malzemeye indirgememek demektir.
Yoksulluğu dekor olarak kullanmamak. İşçiyi romantik bir figüre çevirmemek. Kadını yalnızca mağduriyet üzerinden göstermemek. Gençliği yalnızca öfkesinden ibaret sanmamak.
İnsanı bir “tema” değil, bütün çelişkileriyle insan olarak görmek.


EMEĞİN GÖRÜNMEZLİĞİ
Bir de sanat dünyasının kendi emeğine bakalım.
Sanatçı özgürlüğünden söz ediyoruz. Peki sanat üretimini mümkün kılan emek? Görünmeyen çalışanlar? Sahne emekçileri? Teknik ekipler? Editörler? Çevirmenler? Matbaa çalışanları? Kültür kurumlarının düşük ücretli emekçileri?
Sanatın arkasındaki görünmez emek ne olacak?
Sanat dünyasında da sınıfsal ilişkiler vardır. Bunu görmezden gelmek sanatın özgürlüğünü savunmak değildir.
Bazen özgürlük üzerine konuşanlar, kendi çalıştırdıkları insanların güvencesizliğini görmeyebilir. Bazen eşitlik üzerine eser üreten biri, kültür endüstrisinin eşitsiz düzeninden büyük kazanç sağlayabilir.
İşte burada söz ile hayat arasındaki mesafe başlar.
Sanatçının kendi hayatına dönüp bakması gerekir:
Ben neyi savunuyorum ve nasıl yaşıyorum?
Bu soru rahatsız edicidir.
Ama gerçek sanat biraz da bu rahatsızlıktan doğar.


SANAT NEYİ DEĞİŞTİREBİLİR?
Şimdi tekrar başa dönüyorum.
Sanat gerçekten dünyayı değiştirebilir mi?
Tek başına bir şiir rejimi deviremez. Bir roman bir anda sınıf ilişkilerini ortadan kaldırmaz. Bir tiyatro oyunu kapitalizmi tek gecede sona erdirmez.
Ama insanın dünyayı algılama biçimini değiştirebilir.
Ve bazen bütün büyük değişimler önce insanın zihninde başlar.
Bir insan kendisine başka türlü bakmaya başladığında, başkasının acısını kendi acısı kadar gerçek gördüğünde, kendisinden farklı olanla dayanışma kurduğunda, kendisine dayatılan hayatın tek mümkün hayat olmadığını fark ettiğinde sanat orada politik bir güç kazanır.
Çünkü sanat yalnızca mevcut dünyayı anlatmaz.
Başka bir dünyanın mümkün olduğunu hissettirebilir.
Bu küçümsenecek bir şey değildir.


SANATÇININ KENDİNE SORMASI GEREKENLER
Belki sanatçının bugün yeniden bazı sorular sorması gerekiyor.
Ben gerçekten özgür müyüm?
Yoksa piyasanın bana sunduğu özgürlük biçimlerinden birini mi tüketiyorum?
Ben gerçekten muhalif miyim?
Yoksa muhalif görünmek kariyerimin bir parçası mı?
Ben gerçekten modern miyim?
Yoksa kendi kültürümden utanmayı modernlik mi sanıyorum?
Ben gerçekten cesur muyum?
Yoksa dikkat çekmekle cesaret arasındaki farkı mı unuttum?
Ben gerçekten insanı özgürleştiriyor muyum?
Yoksa onu yeni arzuların, yeni tüketim biçimlerinin ve yeni kimlik kalıplarının içine mi itiyorum?
Ve en zor soru:
Ben kendime ne kadar yabancıyım?
Çünkü belki de bütün mesele burada.
İnsan kendi sesini kaybettiğinde başkalarının hayallerini yaşamaya başlıyor.


KİMİN HAYALİNİ YAŞIYORUZ?
Bugün sanatın önündeki en büyük tehlikenin sansür olduğunu söylemek kolay. Elbette sansür tehlikelidir. Baskı tehlikelidir. İktidarın sanat üzerindeki tahakkümü tehlikelidir.
Ama başka bir tehlike daha var:
Sanatın kendi isteğiyle teslim olması.
Alkışa. Şöhrete. Paraya. Görünürlüğe. Piyasaya. Moda olan fikirlere. Kolay provokasyona. Hazır kimliklere. Hazır öfkelere. Hazır özgürlüklere…
Sanatın son isyanı belki de tam burada başlayacak.
Kendi kutsallarını sorgulayabildiği gün. Kendi mahallesine de itiraz edebildiği gün. Piyasaya karşı çıktığı kadar kendi içindeki iktidar arzusuna da karşı çıkabildiği gün.
Özgürlük adına yozlaşmayı alkışlamadığı gün.
Gelenek adına baskıyı savunmadığı gün.
Modernlik adına kendi kültüründen utanmadığı gün.
Devrim adına insanı ezmediği gün.
Ve en önemlisi, insanı yeniden insanın merkezine koyduğu gün.
Sanat adına yapılan her şeyi sanat kabul etmeyeceğiz.
Özgürlük adına yapılan her şeyi özgürlük kabul etmeyeceğiz.
Modernlik adına yapılan her şeyi ilerleme kabul etmeyeceğiz.
Muhalefet adına yapılan her şeyi devrimci kabul etmeyeceğiz.
Çünkü özgürlük dokunulmazlık değildir.
Eleştiri düşmanlık değildir.
Gelenek gericilik değildir.
Modernlik de köksüzlük değildir.
Devrim ise yalnızca yıkmak hiç değildir.
Belki de gerçek devrim, insanın hem dışındaki iktidarla hem de içindeki teslimiyetle hesaplaşmasıdır.
Belki sanatın hâlâ bir görevi varsa, o da budur.
Bize kim olduğumuzu hatırlatmak.
Bize neye dönüştüğümüzü göstermek.
Ve en önemlisi, bize şu soruyu sormaya devam etmek:
Bu hayat gerçekten bizim hayatımız mı?
Yoksa başkasının yazdığı bir senaryoyu, özgür olduğumuzu sanarak mı oynuyoruz?
İşte ben hâlâ bu sorunun peşindeyim.
Çünkü sanatın son isyanı belki de bir meydanda başlamayacak. Bir galeride de başlamayacak. Bir sahnede, bir kitapta, bir şiirde başlayabilir.
Hatta belki hiçbir yerde başlamayacak.
İnsanın kendi kendisine ilk kez dürüstçe sorduğu o soruda başlayacak:
“Ben kimin hayalini yaşıyorum?”
Ve belki o sorunun cevabını bulduğumuz gün, sanat yeniden gerçekten isyan etmeye başlayacak.