Dr. Şevket-Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci-Yazar
Herkesin konuştuğu, fakat kimsenin gerçekten dinlemediği bir dünyada…
Belki de çağımızın en büyük talihsizliği, insanın insana bu kadar kolay ulaşabildiği bir zamanda insan kalmanın giderek daha fazla çaba gerektirmesidir. Bizim gibi insanın insan kalması için çaba sarf edenler ise çoğu zaman görünmez gölgelerdir. Sessizce yürürler hayatın kıyısından. Alkış beklemez, kürsü aramaz, kendilerini göstermek için başkalarının üzerine basmazlar. İnsanı yalnızca bir kimlikten, bir görüşten, bir sayıdan, bir takipçiden ibaret görmezler. Dinlerler, anlamaya çalışırlar, incitmemeye gayret ederler. Fakat tuhaf olan şudur ki; çağımız çoğu zaman en çok ses çıkarana kulak verir, en çok görünene değer biçer, en çok gösterene itibar eder. Oysa insan kalmak için direnenler, çoğu zaman kalabalığın içinde fark edilmeyen o görünmez gölgelerdir. Belki de onların en büyük kıymeti budur: Görünmeden insanlığın yükünü taşımaları.
Gölge sanmayın sessiz olanı;
Bazı insanlar ışığı taşır görünmeden.
Çünkü insan kalmak, artık yalnızca doğuştan gelen bir özellik değil; her gün yeniden verilmesi gereken bir mücadeledir.
İnsan Kalmak Artık Bir Mücadele
Bir akşamüstü, şehrin kalabalığına karışıp herhangi bir kafeye oturun. Masalar doludur, sokaklar insan seli… Bardakların birbirine çarpan sesi, kahkahalar, uzaktan gelen korna uğultusu, telefonların arada bir çıkardığı o tanıdık bildirim sesi birbirine karışır. Dışarıdan bakıldığında hayat bütün canlılığıyla akmaktadır. Fakat biraz dikkatli bakın. Aynı masada oturan dört insanın dördünün de elinde telefon vardır. Biri konuşuyor, biri ekrana bakıyor, diğeri bir mesaj yazıyor, öteki sosyal medyada başkasının hayatını seyrediyor. Konuşan kişinin cümlesi masanın ortasında öksüz kalıyor. Tıpkı sahibini bulamayan bir mektup gibi…
Kalabalık büyüdü, sesler çoğaldı;
Birbirimizi duyanlar azaldı.
İşte çağımızın tuhaf çelişkisi tam da burada başlıyor: Hiç bu kadar bağlantılı olmamıştık; hiç bu kadar birbirimizden uzak da yaşamamıştık.
Teknoloji bize dünyanın bütün kapılarını açtı. Bir kıtadaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyor, dünyanın öteki ucunda yaşanan bir olayı birkaç dakika içinde öğrenebiliyor, düşüncelerimizi milyonlarca insana ulaştırabiliyoruz. Parmaklarımızın ucunda insanlık tarihinin en büyük iletişim ağlarından biri var. Fakat bütün bu imkânların ortasında giderek kaybettiğimiz bir şey bulunuyor: Dinlemek.
Çünkü artık çoğumuz karşımızdaki insanın cümlesini dinlemiyoruz; o cümleye vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz. Bir dostumuz derdini anlatırken onun acısını anlamaya değil, ona vereceğimiz öğüdü düşünmeye başlıyoruz. Bir tartışmada karşımızdakinin ne söylediğini anlamaya değil, nasıl susturacağımızı düşünmeye odaklanıyoruz. Bir toplantıda itiraz eden kişiyi anlamak yerine, itirazını nasıl etkisizleştireceğimizi hesaplıyoruz. Bir aile sohbetinde bile bazen karşımızdaki insanın yüzüne değil, telefonun ekranına bakıyoruz.
Böylece konuşmanın kendisi çoğalırken anlamanın alanı daralıyor.
Hiç Bu Kadar Konuşmadık, Hiç Bu Kadar Az Anlaşılmadık
Oysa dinlemek, yalnızca kulağın yaptığı bir eylem değildir. Dinlemek, insanın kendi egosuna verdiği kısa bir moladır. Karşımızdaki insanın dünyasına birkaç dakikalığına misafir olmayı kabul etmektir. Onu değiştirmeye, yargılamaya, düzeltmeye çalışmadan önce anlamaya çalışmaktır.
İnsan bazen cevap değil,
Kendisini anlayan bir sessizlik ister.
Bu yüzden konuşmak sesin, dinlemek ise karakterin işidir.
Bugün belki de en büyük iletişim problemimiz iletişim kuramamak değil; kendi sesimizden başkasını duyamamaktır.
Bir insan konuşurken gözlerimizi onun yüzünden kaçırıp telefonumuza çeviriyorsak, aslında yalnızca başımızı değil, ilgimizi de başka yere çevirmiş oluruz. Oysa ilgi, çağımızın en kıymetli para birimlerinden biridir. İnsan kime dikkatini veriyorsa, aslında ona hayatından bir parça veriyordur.
Bir insanı gerçekten dinlemek, ona “Sen önemlisin.” demenin en sade biçimidir.
Belki de bu nedenle günümüz insanının en büyük açlığı ekmekten, paradan, başarıdan önce anlaşılmaktır. İnsan görülmekten çok anlaşılmak ister. Çünkü görülmek gözün, anlaşılmak ise ruhun meselesidir.
Dijital Çağ Bize Söz Hakkı Verdi, Fakat Sözün Ağırlığını Öğretmedi
Sosyal medya bu durumu daha da görünür hâle getirdi. Herkes konuşuyor. Herkes yorum yapıyor. Herkesin bir kanaati, bir hükmü, bir itirazı, bir öfkesi var. Birkaç saniye içerisinde binlerce insana ulaşabiliyoruz. Fakat söz hakkının bu kadar genişlemesi, dinleme kültürümüzü aynı oranda büyütmedi.
Parmaklar konuşuyor şimdi,
Gönüller susuyor.
Dijital çağ bize herkesin söz hakkını verdi; fakat kimseye sözün ağırlığını öğretmedi.
Sosyal medya, başlangıçta insanlığın büyük bir buluşması gibi görünüyordu. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar aynı meydanda buluşacak, birbirlerinin hayatlarını tanıyacak, farklı kültürleri keşfedecek, fikir alışverişinde bulunacaktı. Fakat zamanla o büyük meydan, milyonlarca küçük kürsünün yan yana dizildiği devasa bir alana dönüştü.
Herkes kendi kürsüsünde konuşuyor.
Herkes kendi hakikatini ilan ediyor.
Herkes kendi mahallesinin alkışını topluyor.
Fakat kürsüler çoğaldıkça birbirini dinleyenlerin sayısı azalıyor.
Bugün sosyal medyada çoğu zaman fikir aramıyoruz; kendimizi doğrulayacak cümleler arıyoruz. Karşıt düşünceyle karşılaşınca merak etmiyoruz, öfkeleniyoruz. Çünkü farklı fikir, artık düşüncemizi geliştirecek bir imkân olmaktan çıkıp kimliğimize yöneltilmiş bir saldırı gibi algılanıyor.
Bunun sonucunda insan, kendi düşüncelerinin yankı odasında yaşamaya başlıyor.
Dünyanın Tamamına Bağlandık, Kendi Mahallemize Kapandık
Algoritmalar da bu odanın duvarlarını her gün biraz daha kalınlaştırıyor. Bize hoşumuza gidenleri gösteriyor, ilgimizi çekenleri çoğaltıyor, öfkemizi besleyen içerikleri önümüze taşıyor. Bir süre sonra kendi düşüncelerimizin yankısını gerçek dünyanın tamamı zannetmeye başlıyoruz.
Dünyaya açılan penceremiz,
İçimize kapanan bir kapı oldu.
Oysa dünya bizim ekranımızdan ibaret değil.
Bizim gördüğümüz, dünyanın tamamı değil; bize gösterilen kısmıdır.
Dijital dünya önümüze sonsuz bir pencere açtı; fakat o pencereden göreceğimiz manzarayı bazen biz seçmiyoruz.
Böylece insanlık tarihinde görülmemiş bir paradoksla karşı karşıyayız:
Dünyanın tamamına bağlandık; fakat giderek kendi mahallemizin içine kapandık.
Eskiden farklı fikirlerle karşılaşmak için başka insanlarla aynı kahvede, aynı okulda, aynı işyerinde, aynı sokakta bulunmak zorundaydık. Şimdi ise farklı fikirleri hayatımızdan birkaç saniyede çıkarabiliyoruz. Takibi bırakıyoruz. Engelliyoruz. Susturuyoruz. Görmek istemediğimizi görmüyoruz.
Sonra da kendi düşüncemizin ne kadar doğru olduğunu sanıyoruz.
Oysa düşünce, yalnızca kendisine benzeyen düşüncelerle karşılaşarak büyümez. Bazen itirazla büyür. Bazen eleştiriyle olgunlaşır. Bazen karşı çıktığımız bir cümlenin içinde, bize ait küçük bir hakikat saklıdır.
İnsan, yanılabileceğini kabul ettiği gün düşünmeye gerçekten başlar.
Eleştiri Kaybolunca, İnsanlık da Yaralanıyor
Bir yazıyı bile sonuna kadar okumaya tahammül edemediğimiz zamanlardan geçiyoruz. Başlıklara bakıyor, birkaç cümleyle hüküm veriyor, bütünü görmeden parçadan anlam çıkarıyor; sonra da eleştiriyoruz. Oysa eleştiri, insanı kırmak, dökmek, yıkmak veya incitmek için değil; eksik olanı göstermek, yanlış olanı düzeltmek, doğruya biraz daha yaklaşabilmek için vardır.
Dostun dosta, arkadaşın arkadaşa, akrabanın akrabaya söyleyeceği sözün de bir adabı vardı. Yapıcı eleştiri, karşısındakini küçültmek için değil; ona yol göstermek, elinden tutmak, gerektiğinde onarmak ve iyileştirmek için yapılırdı. Bir insanın hatasını yüzüne söylemek, onu incitmek anlamına gelmezdi. Bilakis, onu kaybetmemek için gösterilen bir samimiyetin ifadesiydi.
Şimdi ise zaman zaman bunun tam tersine tanık oluyoruz.
Bir açığını yakalamak için bekleyen, bir yanlışını büyütüp insanın bütün doğrularını yok sayan, kırmak ve dökmekten adeta haz duyan bir bakış açısı giderek daha görünür hâle geliyor. Bazen dostlukların, arkadaşlıkların, hatta akrabalıkların içinde bile fırsatçı bir dil beliriyor. İnsanların yaralarını iyileştirmek yerine o yaraların üzerine basılıyor; hatalarını düzeltmelerine yardımcı olmak yerine hataları birer silaha dönüştürülüyor.
Oysa insan, hata yaptığı zaman en çok insana ihtiyaç duyar.
Bir yanlışı göstermek kolaydır,
Asıl maharet, insanı yıkmadan doğrultmaktır.
Eleştirmek kolaydır. Yargılamak kolaydır. Bir insanın açığını bulmak, onun üzerine söz söylemek, kalabalığın önünde küçük düşürmek belki daha da kolaydır.
Zor olan ise karşımızdaki insanın onurunu koruyarak gerçeği söyleyebilmektir.
Zor olan, “Burada yanılıyorsun.” derken “Ama yine de seni değersiz görmüyorum.” diyebilmektir.
Zor olan, bir insanın yanlışını yüzüne vurmak değil; yanlışından dönmesine imkân bırakmaktır.
Çünkü gerçek eleştiri yıkmaz.
Gerçek eleştiri onarır.
Gerçek dostluk da tam burada başlar.
İnsanların birbirinin açığını kolladığı, hatasını fırsata çevirdiği, zayıf anını beklediği bir yerde yalnızca iletişim değil, güven de kaybolur. Güvenin kaybolduğu yerde ise insanlar birbirlerine kendilerini anlatmaktan vazgeçer. Kimse içini açmaz, kimse yanlışını söylemez, kimse yardım istemez.
Böylece toplum, birbirini anlayan insanlardan değil; birbirinden sakınan insanlardan oluşmaya başlar.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Sahi, insanlığımız nerede?
Birbirimizi düzeltmek yerine neden birbirimizi kırmayı seçiyoruz?
Bir yarayı sarmak yerine neden kanatmayı tercih ediyoruz?
Bir insanın hatasını gördüğümüzde neden onu ayağa kaldırmak yerine yere düşürmenin yollarını arıyoruz?
Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı, daha fazla konuşmak değil; birbirimize yeniden insan gibi davranmayı hatırlamaktır.
Çünkü hepimizin eksiği var.
Hepimizin yanlışı var.
Hepimizin zaman zaman tökezlediği, sustuğu, yanıldığı, kendisini toparlamakta zorlandığı günler var.
Bugün güçlü olanın yarın yardıma ihtiyacı olabilir.
Bugün eleştirenin yarın eleştirilmeye ihtiyacı olabilir.
Bugün başkasının hatasını görenin yarın kendi hatasını fark ettirecek bir dosta ihtiyacı olabilir.
İnsanlık biraz da budur:
Birbirimizin kusurunu silah değil, birbirimizi iyileştirmenin vesilesi yapabilmek.
Belki yeniden öğrenmemiz gereken en eski erdemlerden biri de budur.
Kırmadan söylemek.
Dinleyerek anlamak.
Yargılamadan uyarmak.
Yıkmadan düzeltmek.
Ve en önemlisi, karşımızdaki insanın hatasından önce onun insan olduğunu hatırlamak.
Çünkü insanlığımızı kaybettiğimiz yerde, haklı olmanın da artık pek bir anlamı kalmaz.
Demokrasi Sadece Konuşmak Değil, Birbirini Dinleyebilmektir
Mesele burada yalnızca bireysel ilişkiler olmaktan çıkıyor. Siyaset sahnesine baktığımızda bunun toplumsal sonuçlarını çok daha açık biçimde görüyoruz.
Farklı sesler susmasın diye,
Demokrasi önce kulak vermeyi öğrenmeli.
Demokrasi, yalnızca insanların konuşabildiği bir rejim değildir. Demokrasi aynı zamanda farklı insanların birbirini dinleyebilme medeniyetidir.
Sandığa gitmek demokratik hayatın vazgeçilmez unsurudur. Fakat demokrasinin asıl sınavı seçim günü değil, seçimden sonraki gündür. Çünkü asıl mesele, sizinle aynı oyu vermeyen insanla aynı ülkede, aynı şehirde, aynı sokakta ve gerektiğinde aynı masada yaşayabilme olgunluğudur.
Bugün siyasal tartışmalarımızın önemli bir bölümünde “Ne düşünüyorsun?” sorusunun yerini “Hangi taraftasın?” sorusu aldı.
Bu küçük gibi görünen değişiklik, aslında siyasal kültürümüz açısından büyük bir kırılmadır.
Çünkü insanı fikrinden önce kimliğine indirgediğinizde artık onun sözünü dinlemiyorsunuz demektir. Önce etiketliyorsunuz, sonra hüküm veriyorsunuz.
Oysa insan bir etiketten ibaret değildir.
İnsan değişebilir. Yanılabilir. Öğrenebilir. Fikrini değiştirebilir. Kendi görüşünü eleştirebilir. Bir konuda muhafazakâr, başka bir konuda özgürlükçü; bir konuda gelenekçi, başka bir konuda yenilikçi olabilir.
İnsanı tek bir siyasi kimliğin içine hapsetmek, insanın karmaşıklığını inkâr etmektir.
Kutuplaşmanın en tehlikeli tarafı, karşı tarafı yanlış bulmak değildir.
Kutuplaşmanın en tehlikeli hâli, karşı tarafın insanlığını görmemeye başlamaktır.
Etiketlerin Sesi Yüksektir, İnsanların Sesi Alçaktır
Bir toplumda insanlar birbirlerini önce insan olarak değil, bir etiket olarak görmeye başladığında ortak hayatın dili bozulur.
“Onlar…”
“Biz…”
Bu iki kelime bazen bir toplumun içine görünmez duvarlar örmeye yeter.
Bağıran çok bu meydanda,
İnsanın sesi fısıltıda.
Oysa “biz” dediğimiz şey, “onlar” dediğimiz insanlarla aynı ülkenin hikâyesini paylaşabildiğimiz ölçüde anlamlıdır.
Demokrasinin olgunluğu, herkesin aynı düşünmesinde değil; farklı düşünenlerin birbirine tahammül edebilmesindedir.
Etiketlerin sesi yüksektir; insanın sesi ise alçaktır.
Gürültü büyüdükçe insanın hikâyesi duyulmaz olur.
Bu yüzden bugün yalnızca siyasal kutuplaşmayı değil, birbirini dinleme kültürünün zayıflamasını da konuşmak zorundayız. Çünkü dinlemeyi kaybeden toplum, zamanla birbirini anlamayı da kaybeder. Birbirini anlamayan toplum ise sorunlarını konuşmak yerine birbirini suçlamaya başlar.
Oysa siyaset, birbirini susturma sanatı değil; farklılıklar arasında ortak bir hayat kurma sanatıdır.
Bir İnsanın Sesini Duymak Başka, Hikâyesini Duymak Başkadır
Gazetecilik açısından baktığımızda mesele daha da derinleşiyor.
İyi gazeteciliğin temelinde aslında çok sade iki eylem vardır: Sormak ve dinlemek.
Bir ses gelir uzaklardan;
Dinlersen bir ömür anlat.
Gazeteci toplumun nabzını tutmak istiyorsa önce toplumun sesini duymalıdır. Fakat hız çağında haber ile yorum, bilgi ile kanaat, gerçek ile öfke birbirine karışabiliyor.
Bir olay yaşanıyor.
Daha ne olduğunu anlamadan başlık atılıyor.
Başlık atılmadan önce hüküm veriliyor.
Hüküm verilmeden önce taraf seçiliyor.
Oysa bazen gazeteciliğin en değerli cümlesi şudur:
“Bir dakika… Önce dinleyelim.”
Çünkü bir insanın söylediği cümle, çoğu zaman hikâyesinin yalnızca görünen yüzüdür.
Bir işçinin öfkesi yalnızca öfke değildir; belki yılların birikmiş kırgınlığıdır.
Bir gencin sessizliği yalnızca suskunluk değildir; belki geleceğe dair kuramadığı bir cümlenin ağırlığıdır.
Bir annenin sitemi yalnızca şikâyet değildir; belki yıllardır kimsenin sormadığı bir sorunun cevabıdır.
Bir yaşlının dalgın bakışı yalnızca yaşlılık değildir; belki ömrü boyunca biriktirdiği hatıraların kalabalığıdır.
Bir insanın sesini duymak başka, hikâyesini duymak başkadır.
Gazetecinin görevi bazen haberin arkasındaki insanı bulmaktır.
Çünkü rakamların arkasında hayatlar, istatistiklerin arkasında yüzler, tabloların arkasında hikâyeler vardır.
Bir ülkenin ekonomik büyüme oranını yazabilirsiniz. Fakat o rakamın arkasında sabahın karanlığında işe giden bir babanın yorgunluğunu görmüyorsanız, ekonominin insana dokunan tarafını eksik bırakmış olursunuz.
İşsizlik oranını açıklayabilirsiniz. Fakat o rakamın arkasında diplomasını çekmecesinde saklayan bir gencin gözlerindeki umutsuzluğu görmüyorsanız, yalnızca sayıyı anlatmış olursunuz.
Çünkü toplum rakamlardan oluşmaz.
Toplum, rakamların arkasındaki insanlardan oluşur.
Telefon Rehberimiz Kalabalık, Ruhumuz Tenha
Belki de bütün bu hikâyenin en acı tarafı yalnızlık.
Çünkü insan yalnız kaldığında her zaman etrafında kimse olmadığı için yalnız kalmaz.
Bazen insanın çevresinde onlarca kişi vardır da kendisini dinleyen bir kişi yoktur.
Adımız çok kişinin cebinde,
Yalnızlığımız kimsenin dilinde değil.
İşte o zaman kalabalık, yalnızlığın başka bir biçimine dönüşür.
Bir odada onlarca insan bulunabilir. Fakat insanın anlattığı hiçbir şey gerçekten karşılık bulmuyorsa, o oda dünyanın en tenha yerine dönüşebilir.
Modern insanın yalnızlığı biraz da budur.
Telefon rehberimiz kalabalık, ruhumuz tenha.
Mesaj kutumuz dolu, fakat “Nasılsın?” sorusuna gerçekten cevap verecek birini bulmak zor.
Sosyal medya hesabımız hareketli, iç dünyamız sessiz.
İnsanlar hayatımızdan geçiyor, fakat çok azı içimizden geçiyor.
Belki de insanlığın bugün yaşadığı en büyük yalnızlık, etrafında kimsenin olmaması değil; etrafında bulunan insanların arasında kendisi olamamasıdır.
Çünkü insan yalnızca görülmek istemez.
Anlaşılmak ister.
Bir çocuğun “Beni dinler misin?” cümlesi bu yüzden dünyanın en sade ama en ağır cümlelerinden biridir. Çocuk büyür, cümle değişir; ihtiyaç değişmez.
Yetişkin olduğumuzda da içimizden aynı soru geçer:
“Beni gerçekten anlayan biri var mı?”
Belki de çağımızın büyük sessizliği tam burada gizlidir.
Herkesin birbirine ulaşabildiği bir çağda birbirine ulaşamamak…
Herkesin kendini ifade edebildiği bir çağda kendini anlatacak gerçek bir kulak bulamamak…
Herkesin sesi olduğu hâlde kimsenin gerçekten duyulmaması…
İşte çağımızın en büyük sessizliği budur.
Bazen İnsanların İhtiyacı Cevap Değil, Bir Çift Kulaktır
Belki de modern insanın en büyük yanılgılarından biri, her sorunun bir cevabı olduğuna inanmasıdır.
Oysa bazı acıların cevabı yoktur.
Bazı yaraların reçetesi yoktur.
Bazı gecelerin nasihati yoktur.
Bazen susmak gerekir,
Bir yaraya söz değil, omuz olmak için.
Bazen insanın ihtiyacı yalnızca yanında birinin oturmasıdır.
Konuşmadan.
Yargılamadan.
Çözüm üretmeye çalışmadan.
Sadece orada olarak…
Çünkü bazı zamanlarda insanı iyileştiren şey, kendisine verilen cevap değil; yalnız olmadığını hissetmesidir.
Bu yüzden dinlemek bir nezaket değildir yalnızca.
Dinlemek, bir insanın varlığını kabul etmektir.
“Senin yaşadıkların benim için önemsiz değil.” diyebilmektir.
Belki de insan kalmanın en sessiz biçimi budur.
Görünmez Gölgeler İnsanlığın Vicdanını Taşıyor
Ve yeniden başa dönüyoruz.
İnsan kalmak için çaba sarf edenlere…
Hayatın gürültüsünde görünmeyenlere…
İyiliğini ilan etmeyenlere…
Bir çocuğun başını okşarken fotoğrafını çekmeyenlere…
Yaşlı bir insanın poşetini taşırken bunu bir iyilik gösterisine çevirmeyenlere…
Karşısındakini susturabilecekken susmayı seçenlere…
Haklı olduğu hâlde kırmamayı tercih edenlere…
Kendi doğrularını başkasının üzerine bir balyoz gibi indirmeyenlere…
Sessizce iyilik yapanların
Ayak sesleri tarihte geç duyulur.
Bunlar çağımızın görünmez gölgeleridir.
Belki alkışlanmazlar.
Belki çok konuşmadıkları için fark edilmezler.
Belki sosyal medyada daha az görünürler.
Belki başarı ölçülerimizin hiçbirine sığmazlar.
Ama insanlığın asıl yükünü çoğu zaman onlar taşır.
Çünkü medeniyet yalnızca büyük binalarla, gelişmiş teknolojilerle, ekonomik göstergelerle kurulmaz.
Medeniyet biraz da bir insanın diğerine nasıl davrandığında saklıdır.
Bir toplumun gerçek seviyesi, en güçlü insanına nasıl davrandığından çok, en savunmasız insanına nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Ve insanlığın gerçek sınavı, kimse görmediğinde ne yaptığımızdır.
Belki De En Büyük Devrim, Yeniden Birbirimizi Dinlemek Olacak
Bütün bunların karşısında umutsuzluğa teslim olmak zorunda değiliz.
Çünkü dinlemek hâlâ bizim elimizde.
Bunun için yeni bir teknolojiye, yeni bir uygulamaya, daha hızlı bir internete ihtiyacımız yok.
Bazen yalnızca telefonu masanın üzerine bırakmak yeterli.
Gözlerimizi ekrandan kaldırmak…
Karşımızdaki insanın gözlerine bakmak…
Cümlesini tamamlamasına izin vermek…
Hemen cevap vermek yerine birkaç saniye susmak…
Gürültü büyüdükçe hakikat fısıldar;
Onu duymak için biraz sessizlik gerekir.
Belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük armağan budur: Dikkatimiz.
Çünkü çağımızda dikkat, en kıymetli hazinelerden biridir. İnsan kime dikkatini veriyorsa, aslında ona hayatından bir parça veriyordur.
Belki de çağımızın en büyük devrimi yeni bir teknoloji üretmek olmayacak.
Bir insanın, karşısındaki insan konuşurken telefonunu bırakması olacak.
Bir annenin çocuğunun cümlesini yarıda kesmemesi…
Bir babanın oğluna yalnızca nasihat vermek yerine onu anlamaya çalışması…
Bir eşin tartışmayı kazanmak yerine birbirini kaybetmemeyi tercih etmesi…
Bir siyasetçinin yalnızca kendi seçmeninin değil, kendisine oy vermeyen insanların da sesini duyabilmesi…
Bir gazetecinin hüküm vermeden önce sorması…
Bir toplumun birbirinden farklı insanları düşman değil, aynı hikâyenin farklı cümleleri olarak görebilmesi…
Belki insanlığın ihtiyacı olan büyük değişim budur.
Herkes Konuşabilir; Ama Herkes Dinleyemez
Çünkü insanı insana bağlayan şey kablolar, ekranlar ve algoritmalar değildir.
Bizi birbirimize bağlayan, hâlâ aynı eski ve vazgeçilmez ihtiyaçtır:
Anlaşılmak.
Herkesin dilinde bir dünya var,
Ama insanı insana yaklaştıran bir kalbin duyuluşudur.
Ve biz, insanın insan kalması için çaba sarf edenler; çoğu zaman görünmeyen gölgeler gibi yaşayacağız belki. Gürültünün arasında sesimiz duyulmayacak, kalabalığın içinde fark edilmeyeceğiz. Bazen verdiğimiz değerin karşılığını bulamayacağız. Bazen iyiliğimiz zayıflık, nezaketimiz saflık, suskunluğumuz güçsüzlük sanılacak.
Ama yine de insan kalacağız.
Çünkü insan olmak, her zaman kazanmak değildir.
Bazen kaybetmeyi göze alarak incitmemektir.
Bazen haklı olduğun hâlde susabilmektir.
Bazen karşındaki insanın yarasına kendi sözünü değil, sessizliğini koyabilmektir.
Bazen de herkes bağırırken, bir insanın sesini duyabilmek için sessizleşmektir.
Unutmayalım:
Bir toplumun gerçek zenginliği, kaç kişinin konuşabildiğiyle değil; kaç kişinin birbirini anlayabildiğiyle ölçülür.
Ve belki bugün kendimize sormamız gereken en basit, fakat en ağır soru şudur:
Karşımızdaki insan konuşurken gerçekten onu mu dinliyoruz; yoksa yalnızca kendi sesimizin ne zaman yeniden başlayacağını mı bekliyoruz?
Çünkü herkes konuşabilir.
Herkes itiraz edebilir.
Herkes hüküm verebilir.
Herkes bir başkasının hayatı hakkında birkaç cümle kurabilir.
Ama gerçekten dinlemek…
İşte o, insan kalmanın en eski ve en unutulmuş sanatıdır.
Bir gün susarsa dünya,
Belki o gün birbirimizi duyarız.
Ve belki de yarınlara bırakabileceğimiz en büyük miras, ne kadar çok konuştuğumuz değil; birbirimizi ne kadar gerçekten duyduğumuz olacaktır.


































