Dr. Şevket Dalboy Siyaset ve Sosyal Bilimci İGÜ / Gazeteci
Başbakan Friedrich Merz’in son açıklamalarıyla Almanya’da savunma politikaları yeni bir döneme giriyor. Bundeswehr’in “Avrupa’nın en güçlü ordusu” hâline getirilmesi hedefi, yalnızca stratejik bir vizyon değil; aynı zamanda toplumsal, tarihsel ve etik soruları da beraberinde getiriyor.
Evet, dünya değişti. Ukrayna savaşı, Avrupa’yı yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya zorladı. Evet, Almanya artık sessiz kalamaz. Ancak asıl mesele şu: Güçlenen bir ordu, aynı zamanda toplumun hangi damarlarını harekete geçirir?
Almanya gibi tarihsel yükü ağır bir ülkenin askeri hamleleri, salt teknik ya da jeopolitik gerekçelerle açıklanamaz. Bu karar, aynı zamanda kolektif hafızaya, kimlik inşasına ve toplumsal rızaya dokunan bir tercihtir. Merz’in “tarihî sorumluluk” vurgusu, Almanya’nın geçmişinden arınarak geleceğe yönelme arzusunu yansıtıyor olabilir. Ancak bu vizyonun gölgesinde kalanlar da var.
Özellikle Almanya’daki göçmen topluluklar açısından bu tür savunma söylemleri, yeni bir “biz ve onlar” ayrışmasına zemin hazırlayabilir. Orduyu güçlendirmek, toplumu da yeniden şekillendirme iddiası taşıyorsa, bunun demokrasiyle olan sınırı dikkatle çizilmelidir. Göçmen gençler bu vizyonda nereye konumlanacak? Toplumsal aidiyet, askerî projelerle mi sağlanacak?
Ayrıca unutulmamalı ki; güçlü ordu, güçlü toplum anlamına gelmez. Silahlarla örülü bir güvenlik anlayışı, toplumsal güven duygusunu da inşa edebilir mi? Demokratik denetim, toplumsal şeffaflık ve sivil aktörlerin sürece katılımı olmadan bu hedef, yalnızca güç gösterisinden ibaret kalabilir.
Bugün Almanya yeni bir yol ayrımında: Güvenliği sadece tanklarla mı sağlayacağız, yoksa toplumsal dayanışmayla mı? Bu sorunun yanıtı, sadece Almanya’nın değil, tüm Avrupa’nın geleceğini belirleyecek.


































