”Tersine göç” artık bir slogan değil; silah, ordu ve devlet gücüyle ilişkilendirilen bir siyasal projeye dönüşüyor
Dr. Şevket Dalboy, Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci, Gazeteci-Yazar
Almanya bir kez daha tarihinin en karanlık döneminin hayaletleriyle karşı karşıya. Fakat bu kez hayalet sokaklarda üniformayla yürümüyor. Kravat takıyor, seçimlere giriyor, parlamentoda konuşuyor, sandıktan oy alıyor ve kendisine “demokratik parti” denilmesini istiyor. İşte tehlike tam da burada başlıyor.
AfD’li Ulrich Siegmund’un “tersine göç” planlarını savunurken silah, savunma sanayii, ordu ve güvenlik aygıtıyla ilişki kuran sözleri artık sıradan bir göç tartışması olarak görülemez. Hele ki aynı siyasi çizginin “tersine göç” adı altında göçmenleri ve göçmen kökenli insanları hedef alan politikaları yıllardır savunduğu düşünüldüğünde, ortada basit bir siyasi provokasyondan çok daha ciddi bir mesele vardır.
Çünkü faşizm kendisini ilk ortaya çıktığı anda “faşizm” diye ilan etmez.
Faşizm önce topluma alışır. Sonra siyasete yerleşir. Sonra devletin kurumlarına göz diker. En sonunda hukuku kendi emrine vermek ister.
Faşizm önce dili değiştirir
Tarihin bize öğrettiği en önemli derslerden biri şudur: Faşizm önce insanların kelimelerini değiştirir.
İnsanın yerine “yabancı” denir.
Komşunun yerine “tehdit” denir.
Göçmenin yerine “yük” denir.
Sığınmacının yerine “istila” denir.
Vatandaşın yerine “istenmeyen unsur” denir.
Sonra sıra “tersine göç” gibi masumlaştırılmış kavramlara gelir.
Oysa kavramları değiştirmek, gerçeği değiştirmez.
Eğer bir insan yalnızca kökeni, ailesinin geldiği ülke, ten rengi veya kültürel geçmişi nedeniyle ülkeden gönderilmek isteniyorsa bunun adı göç politikası değildir.
Bu, etnik ayrımcılıktır.
Eğer bu politika milyonlarca insanı hedef alacak biçimde tasarlanıyorsa bunun adı artık toplumsal mühendisliktir.
Eğer bunun uygulanması için devletin silahlı kurumlarından söz edilmeye başlanıyorsa, demokrasi açısından alarm zilleri çalıyor demektir.
Hitler de iktidara bir seçim sonucuyla geldi
Burada tarihin en tehlikeli yanılgılarından birini hatırlamak zorundayız.
Hitler Almanya’ya bir gecede diktatör olarak gelmedi.
Naziler seçimlere girdi.
Parlamentoya girdi.
Devlet kurumlarının içindeki çatışmalardan yararlandı.
Ekonomik ve toplumsal krizleri kullandı.
İnsanların korkularını örgütledi.
Göçmenleri, Yahudileri, komünistleri, sosyal demokratları, sendikacıları ve rejime muhalif bütün kesimleri düşmanlaştırdı.
Ve en önemlisi, demokrasinin kendi mekanizmalarını kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırma yolunda ilerledi.
Diktatörlük bir sabah uyandığınızda kapınıza gelen bir şey değildir.
Çoğu zaman önce küçük tavizlerle gelir.
Biraz nefret söylemi normalleştirilir.
Biraz ırkçılık “halkın tepkisi” diye sunulur.
Biraz yabancı düşmanlığı “güvenlik” diye pazarlanır.
Biraz hukuk dışılık “olağanüstü durum” diye savunulur.
Sonra bir bakarsınız ki dün kabul edilemez olan şey bugün siyasi tartışmanın sıradan bir parçası haline gelmiştir.
Faşizmin en büyük başarısı, önce kendisini normalleştirmesidir.
“Silah” kelimesi neden bu kadar önemlidir?
Siegmund’un açıklamalarının asıl tehlikeli tarafı tam da burada ortaya çıkıyor.
Bir siyasetçi göç politikası hakkında konuşabilir. Sınır güvenliğini savunabilir. Deportasyon politikasını savunabilir. Bunların her biri demokratik sistem içerisinde tartışılabilir.
Fakat milyonlarca insanı hedef alan bir “tersine göç” projesini savunurken savunma sanayii, ordu ve silahlı kapasiteyle bağlantı kuruyorsanız, mesele artık başka bir noktaya taşınmış demektir.
Çünkü hukuk devletinde devletin gücü sınırsız değildir.
Devletin silahı vardır ama silahın üzerinde hukuk vardır.
Polisin yetkisi vardır ama polis hukuka tabidir.
Ordunun gücü vardır ama ordu siyasi iktidarın keyfi iradesinin değil, anayasal düzenin emrindedir.
Mahkemeler vardır çünkü devletin gücü sınırsız olmasın diye vardır.
İşte faşizm tam olarak bu dengeyi hedef alır.
Önce “Devlet daha güçlü olmalı” der.
Sonra “Güvenlik için bazı haklardan vazgeçilebilir” der.
Ardından “Olağanüstü şartlardayız” der.
Ve nihayetinde hukuk, iktidarın önünde engel olarak görülmeye başlanır.
Bugün mahkeme vardır; yarın ne olacak?
Faşizmin tehlikesini anlatırken yalnızca bugünün hukuk sistemine bakmak yeterli değildir.
Asıl soru şudur:
Yarın iktidarı ele geçirirlerse bugün savundukları fikirleri hangi araçlarla uygulayacaklar?
Bugün “sınır dışı” denir.
Yarın kitlesel sınır dışı mekanizmaları kurulur.
Bugün “tersine göç” denir.
Yarın vatandaşlık bağları sorgulanır.
Bugün “güvenlik” denir.
Yarın polis yetkileri genişletilir.
Bugün “devlet otoritesi” denir.
Yarın yargının bağımsızlığı tartışmaya açılır.
Ve bir gün toplum şunu fark eder:
Hukuk hâlâ kâğıt üzerinde vardır; fakat hukuk devlet olmaktan çıkmış, devlet hukukun üzerinde konumlanmıştır.
İşte faşizmin gerçek yüzü budur.
Faşizm yalnızca sokaktaki Nazi değildir
Faşizmi yalnızca Nazi selamı veren, üniforma giyen veya sokakta şiddet uygulayan kişilerden ibaret görmek büyük bir yanılgıdır.
Modern faşizm çok daha sofistike olabilir.
Parlamentoda takım elbise giyebilir.
Seçim kampanyası yapabilir.
Sosyal medya üzerinden “halkın sesi” olduğunu söyleyebilir.
Televizyonlarda tartışmalara katılabilir.
Anketlerde yükselir.
Ve kendisini “sisteme karşı demokratik seçenek” olarak pazarlayabilir.
Fakat demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir.
Demokrasi; çoğulculuktur. Hukukun üstünlüğüdür. İnsan haklarıdır. Eşit yurttaşlıktır. Azınlıkların korunmasıdır. Bağımsız yargıdır. Özgür basındır. Örgütlenme hakkıdır.
Bunları ortadan kaldırmayı hedefleyen bir hareketin seçimlere katılıyor olması, onu otomatik olarak demokratik yapmaz.
Almanya’nın en büyük yanılgısı: “Bize olmaz”
Almanya’nın bugün yapabileceği en büyük hata, kendi tarihine güvenerek “Böyle bir şey bir daha olmaz” demektir.
Tam tersine.
Almanya tarihi nedeniyle bu tehlikeye karşı diğer ülkelerden daha uyanık olmak zorundadır.
Çünkü bu ülke faşizmin nelere yol açabileceğini kitaplardan okumadı.
Milyonlarca insanın ölümünü yaşadı.
Savaşın yıkımını yaşadı.
Toplama kamplarını yaşadı.
Demokrasinin çöküşünü yaşadı.
Hukukun nasıl iktidarın emrine sokulduğunu yaşadı.
Devletin nasıl bir baskı aygıtına dönüştürülebileceğini yaşadı.
Bu nedenle bugün Almanya’da bir siyasetçi insanların kökenine göre ülkeden gönderilmesinden söz ediyorsa, buna “sıradan seçim söylemi” muamelesi yapmak tarih karşısında ağır bir sorumsuzluk olur.
AfD’yi güçlendiren yalnızca AfD değildir
Fakat burada daha rahatsız edici bir gerçeği de söylemek gerekiyor.
AfD’nin yükselişini yalnızca AfD’nin başarısıyla açıklamak kolaycılıktır.
AfD’yi büyüten, aynı zamanda mevcut siyasetin başarısızlıklarıdır.
İnsanların konut sorununa çözüm bulunamıyorsa…
Ücretler hayat pahalılığı karşısında eriyorsa…
Emekliler geleceklerinden endişe ediyorsa…
Gençler kendilerini güvencesiz hissediyorsa…
Göç politikası doğru yönetilemiyorsa…
Kamu hizmetleri aksıyorsa…
Sosyal devlet zayıflıyorsa…
Siyaset halkın gündelik sorunlarına cevap üretemiyorsa…
Boşluğu birileri doldurur.
Faşist ve aşırı sağ hareketlerin en büyük sermayesi yalnızca ırkçılık değildir.
Toplumdaki gerçek sorunları alıp, gerçek nedenlerini gizleyerek suçlayacak bir günah keçisi bulmalarıdır.
Ekonomik krizin nedenini göçmene anlatırlar.
Konut krizinin nedenini mülteciye anlatırlar.
İşsizliğin nedenini yabancıya anlatırlar.
Devletin başarısızlığının nedenini “sistemin düşmanlarına” yüklerler.
Sermayenin gücünü tartışmak yerine göçmeni tartışırlar.
Gelir adaletsizliğini tartışmak yerine mülteciyi tartışırlar.
Ve böylece sınıfsal öfkeyi ırksal öfkeye dönüştürürler.
İşte faşizmin kapitalizmle kurduğu tehlikeli ittifaklardan biri de budur.
Solun görevi seyretmek değil, mücadele etmektir
Burada demokratik solun önünde tarihi bir görev bulunmaktadır.
Aşırı sağ yükselirken yalnızca “AfD kötüdür” demek yetmez.
İnsanlara neden AfD’ye ihtiyaç duymayacaklarını göstermek gerekir.
İşçiye iş güvencesi vermek gerekir.
Gençlere konut umudu vermek gerekir.
Emekliye insanca yaşam hakkı sağlamak gerekir.
Kadına ekonomik bağımsızlık sağlamak gerekir.
Göçmene eşit yurttaşlık perspektifi sunmak gerekir.
Kamusal eğitimi güçlendirmek gerekir.
Sağlığı piyasadan korumak gerekir.
Sosyal devleti büyütmek gerekir.
Ve en önemlisi, ırkçılığın karşısına yalnızca ahlaki bir söylemle değil, sınıfsal adalet programıyla çıkmak gerekir.
Çünkü aç, güvencesiz ve geleceğinden korkan insanlara yalnızca “ırkçı olmayın” demek yetmez.
Onlara başka bir gelecek göstermek gerekir.
Hukuk devleti kırmızı çizgidir
AfD’nin gelecekte ne yapabileceği üzerine spekülasyon yapmaya gerek yok.
Siyasetçilerin söyledikleri yeterince açık.
“Tersine göç.”
Toplu sınır dışı.
Göçmenlerin hedef gösterilmesi.
Devletin güvenlik aygıtlarının bu politikalarla ilişkilendirilmesi.
Ve şimdi ordu tartışması.
Bunların her biri ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Almanya’nın demokratik sistemi, anayasal düzenini tehdit eden siyasi hareketlere karşı kendi hukuk mekanizmalarına sahiptir.
Bir siyasi partinin kapatılması da sokak baskısıyla değil, anayasal hukuk çerçevesinde ve bağımsız yargı tarafından değerlendirilmesi gereken bir meseledir.
Ama tam da bu nedenle soru artık ertelenmemelidir:
AfD’nin faaliyetleri, söylemleri ve siyasal hedefleri Almanya’nın özgür demokratik temel düzeni açısından ne ölçüde tehdit oluşturmaktadır?
Bu soru bütün ciddiyetiyle incelenmelidir.
Hiçbir parti, sandıktan oy alıyor diye anayasanın üzerinde değildir.
Demokrasi kendisini savunmak zorundadır
Demokrasi saf ve savunmasız bir sistem değildir.
Demokrasi, kendisini yok etmek isteyen hareketlere karşı kendisini savunma hakkına sahiptir.
Almanya’nın “militan demokrasi” anlayışının tarihsel nedeni de budur.
Çünkü Weimar Cumhuriyeti’nin en büyük trajedilerinden biri, demokrasinin düşmanlarının demokratik özgürlükleri kullanarak demokratik sistemi içeriden çökertmesine izin verilmesiydi.
Bugünün Almanya’sı aynı tarihi hatayı tekrarlamamalıdır.
Fakat bu mücadele yalnızca AfD’ye karşı yürütülemez.
Faşizmi doğuran toplumsal zemine de karşı çıkmak gerekir.
Yoksulluğa karşı çıkmadan,
eşitsizliğe karşı çıkmadan,
ırkçılığa karşı çıkmadan,
sömürüye karşı çıkmadan,
işsizliğe karşı çıkmadan,
konut krizine karşı çıkmadan,
sosyal devletin aşınmasına karşı çıkmadan faşizmi yenemezsiniz.
Çünkü faşizm yalnızca bir siyasi parti değildir.
Faşizm, toplumun korkularını, öfkesini ve çaresizliğini örgütleyerek iktidara yürüyen bir siyasal zihniyettir.
Son söz: Tarih yeniden kapımızı çalıyor
Bugün Almanya’nın önünde çok açık bir tercih vardır.
Ya “Bunlar sadece söz” denilecek.
Ya da tarihin uyarısı ciddiye alınacak.
Ya ırkçı söylemin normalleşmesine izin verilecek.
Ya da demokratik toplumun kırmızı çizgileri yeniden çizilecek.
Ya göçmenler toplumun bütün sorunlarının günah keçisi yapılacak.
Ya da gerçek sorunların gerçek nedenleri konuşulacak.
Ya emekçinin öfkesi ırkçılığa yönlendirilecek.
Ya da o öfke eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesine dönüştürülecek.
Ben ikinci yolu savunuyorum.
Çünkü faşizme karşı mücadele, yalnızca faşistlere karşı çıkmak değildir.
Faşizmin beslendiği adaletsizliğe karşı çıkmaktır.
Ve Almanya’nın artık şu gerçeği anlaması gerekiyor:
Faşizm önce “ötekini” hedef gösterir.
Sonra hukuku hedef alır.
Sonra kurumları ele geçirir.
Sonra muhalifleri susturur.
Sonra basını susturur.
Sonra sendikaları susturur.
Sonra mahkemeleri etkisizleştirir.
Ve en sonunda toplumun tamamına korkuyu yönetim biçimi olarak dayatır.
Bugün “bize dokunmaz” diyenler, yarın hukuk kapısını çaldığında kapıyı açacak bir hukuk devleti bulamayabilir.
O nedenle mesele yalnızca AfD değildir.
Mesele Almanya’nın nasıl bir ülke olmak istediğidir.
İnsan haklarının mı, yoksa ırkçı hiyerarşilerin mi ülkesi?
Hukukun mu, yoksa gücün mü ülkesi?
Eşit yurttaşlığın mı, yoksa kökene göre sınıflandırmanın mı ülkesi?
Demokrasinin mi, yoksa otoriterliğin mi ülkesi?
Ve evet:
Almanya, faşizmin yeniden yükselmesine izin vermemelidir.
Ama bunun yolu yalnızca AfD’yi eleştirmekten geçmez.
Demokrasiyi güçlendirmekten geçer.
Sosyal devleti güçlendirmekten geçer.
Emeği güçlendirmekten geçer.
Eşitliği güçlendirmekten geçer.
Irkçılığa karşı örgütlü, kararlı ve hukuki bir mücadeleden geçer.
Ve eğer bir siyasi partinin anayasal demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik hedefleri ve faaliyetleri hukuk makamlarınca ortaya konulursa, Almanya’nın kendi Anayasası’nın öngördüğü bütün demokratik savunma mekanizmalarını işletmekten çekinmemesi gerekir.
Çünkü demokrasi, kendisini yok etmek isteyenlere teslimiyet değildir.
Demokrasi, özgürlüğü savunma cesaretidir.
Tarih bize bir kez daha sesleniyor.
Duyuyor musunuz?
Yoksa yine “Bilmiyorduk” mu diyeceksiniz?



































