Dr. Şevket Dalboy, Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci (İGÜ) Gazeteci-Yazar
Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca bayrağının gökyüzünde dalgalanmasıyla, sınırlarında asker bulundurmasıyla veya kendi parasını basmasıyla ölçülmez. Bağımsızlık, gerektiğinde kendi halkını kendi toprağının ürünüyle besleyebilme gücüdür. Bunun ilk halkası ise tohumdur. Tohum yoksa üretim yoktur; üretim yoksa gıda egemenliği yoktur; gıda egemenliği yoksa siyasal bağımsızlık da her kriz karşısında kırılgan hale gelir.
Bugün dünyada savaşlar yalnızca tanklarla, füzelerle ve uçaklarla yapılmıyor. Enerji, su, maden, teknoloji, veri ve gıda da stratejik güç alanlarıdır. Ukrayna savaşıyla birlikte Karadeniz havzasındaki tahıl üretimi ve ihracatının dünya gıda piyasaları açısından taşıdığı önem bir kez daha görüldü. Savaşın bir başka coğrafyadaki ekmek fiyatını değiştirebildiği bir çağdayız. İşte tam burada tohumun ne anlama geldiğini yeniden düşünmek zorundayız.
ATA TOHUMU ROMANTİZM DEĞİL, GIDA EGEMENLİĞİDİR
ATA TOHUMU deyince bazıları hâlâ geçmişe özlem, köy romantizmi veya geleneksel tarım masalı anlıyor. Büyük bir yanılgı! Ata tohumu; Anadolu’nun iklimine, toprağına ve üretim kültürüne uyum sağlamış genetik çeşitliliğin bir parçasıdır. FAO, bitki genetik kaynaklarını gıda güvenliğinin biyolojik temeli olarak tanımlıyor ve bu kaynakların kaybedilmesinin gelecekte insanlığın gıda üretme kapasitesini tehdit edeceğini açıkça belirtiyor.
Demek ki mesele açıktır: Bir tohum çeşidini kaybettiğinizde yalnızca bir bitkiyi kaybetmezsiniz; gelecekte hastalığa, kuraklığa, sıcağa, soğuğa veya yeni bir iklim koşuluna dayanabilecek genetik bir seçeneği de kaybedebilirsiniz.
İşte bunun adı genetik erozyondur.
FAO’nun değerlendirmeleri, yerel çeşitlerin modern çeşitlerle değiştirilmesi, tek tip üretim sistemlerinin yayılması, iklim değişikliği, hastalıklar, çevresel bozulma ve kırsal alanların terk edilmesi gibi süreçlerin genetik çeşitlilik üzerinde baskı oluşturduğunu ortaya koyuyor.
Buna rağmen hâlâ “Nasıl olsa dışarıdan alırız” diyenler varsa, soruyorum: Ya dışarıdan alamadığımız gün ne yapacağız?
TOHUMU BAŞKASINA BIRAKAN, SOFRASININ ANAHTARINI BAŞKASINA VERİR
Dünyada tohum sektörü yalnızca tarımsal bir faaliyet değildir; aynı zamanda büyük bir ekonomik ve stratejik alandır. Tohumun kim tarafından üretildiği, hangi özelliklerin geliştirildiği, hangi çeşitlerin yaygınlaştığı ve çiftçinin hangi tohuma erişebildiği; geleceğin tarımsal yapısını belirler.
Burada küresel tohum şirketlerini şeytanlaştırmak yerine gerçek soruyu sormak gerekir: Bir ülke kendi tohum araştırmasını, kendi gen bankalarını, kendi ıslah kapasitesini ve kendi çiftçi tohum sistemlerini ne kadar güçlü tutuyor?
Çünkü asıl tehlike yalnızca bir şirketin varlığı değildir. Asıl tehlike, ülkenin kendi kapasitesini terk edip bütün geleceğini dışarıdan satın alınabilir hale getirmesidir.
FAO da yerel ve çiftçi tarafından yönetilen tohum sistemlerinin çeşitliliğin ve dayanıklılığın korunmasında önemli olduğunu; tohumların yalnızca ticari bir girdi değil, gıda egemenliğinin temel unsurlarından biri olduğunu vurguluyor.
“TEK KULLANIMLIK TOHUM” TARTIŞMASINI DOĞRU YERDEN OKUMALIYIZ
Burada bilimsel bir ayrımı da yapmak zorundayız. Her hibrit tohum GDO’lu değildir; hibrit ile GDO aynı şey değildir. Hibrit çeşitlerin birçoğunda çiftçinin sonraki nesilde aynı verim ve özellikleri güvenilir biçimde elde edememesi mümkündür. Bu nedenle tohumun her yıl satın alınmasına dayalı üretim modelleri ile çiftçinin kendi tohumunu saklayıp kullanabildiği sistemler arasında ekonomik ve stratejik bir fark vardır.
Bizim itirazımız bilime değil; çiftçiyi sürekli alıcı, şirketi sürekli satıcı haline getiren bağımlılık düzeninedir.
Bilim bizim düşmanımız değildir.
Teknoloji bizim düşmanımız değildir.
Islah bizim düşmanımız değildir.
Düşman, bilimi ve teknolojiyi halkın değil yalnızca sermayenin hizmetine sokan düzendir.
Biz teknolojiye karşı değiliz; teknolojinin halktan yana kullanılmasını istiyoruz.
ATA TOHUMU LABORATUVARA GİRMELİ, TARLAYA DAHA GÜÇLÜ ÇIKMALIDIR
ATA TOHUMUNU korumak, tohumu olduğu gibi dondurup geçmişte bırakmak değildir. Tam tersine, onu bilimle buluşturmaktır.
Türkiye’nin üniversiteleri, araştırma enstitüleri, gen bankaları, ziraat mühendisleri ve çiftçileri aynı stratejik hedef etrafında birleştirilmelidir. Yerel çeşitler genetik olarak karakterize edilmeli; kuraklığa, hastalıklara, tuzluluğa ve aşırı sıcaklara dayanıklılık açısından araştırılmalı; çağdaş ıslah yöntemleriyle geliştirilmelidir.
ATA TOHUMU + BİLİM + TEKNOLOJİ = MİLLİ TOHUM DEVRİMİ.
Türkiye’nin zaten önemli bir altyapısı bulunmaktadır. Ulusal Tohum Gen Bankasında Türkiye orijinli yerel çeşitler, geliştirilmiş çeşitler, ıslah materyalleri ve kültür bitkilerinin yabani akrabaları korunuyor; materyaller uzun ve orta süreli muhafaza sistemlerinde saklanıyor.
Şimdi yapılması gereken, bu büyük genetik mirası yalnızca korumak değil, ekonomik ve tarımsal güce dönüştürmektir.
GEN BANKASI YETMEZ; TOHUM TARLADA YAŞAMALIDIR
Bir tohumu buz gibi bir depoda saklamak önemlidir. Fakat yalnızca depoda saklanan tohum yaşayan bir tarım sistemi kurmaz.
Tohumun gerçek laboratuvarı tarladır.
Çiftçinin elinde yaşayacak, çoğalacak, farklı iklimlerde sınanacak, bilim insanları tarafından değerlendirilecek ve yeniden çiftçiye ulaştırılacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin her bölgesinde milli ata tohumu üretim ve çoğaltma merkezleri kurulmalıdır. Karadeniz’in, İç Anadolu’nun, Ege’nin, Akdeniz’in, Güneydoğu’nun, Doğu Anadolu’nun kendi iklim ve toprak koşullarına uygun çeşitleri ayrı ayrı ele alınmalıdır.
Tek tip tarım değil, çeşitliliğe dayalı milli tarım kurulmalıdır.
Çünkü doğa tek tip değildir.
İklim tek tip değildir.
Toprak tek tip değildir.
Dolayısıyla tohum da tek tip olamaz.
SAVAŞLARIN ORTASINDA TOHUMUN DEĞERİNİ ANLAMAYANLAR TARİHTEN HİÇBİR ŞEY ÖĞRENMEMİŞTİR
Savaş çıktığında ilk etkilenen alanlardan biri tarımdır. Tarlalar zarar görebilir, üretim zincirleri kopabilir, limanlar kapanabilir, gübre ve mazot tedariki aksayabilir, tohum dağıtımı kesilebilir.
FAO da çatışmaların, iklim olaylarının ve hastalıkların tarımsal çeşitliliği ve tohum sistemlerini tehdit ettiğini; kriz dönemlerinde tohum sistemlerinin yeniden üretimin başlaması için kritik olduğunu vurguluyor.
Demek ki savaş yalnızca cephede değildir.
Savaş tarlaya da gelir.
Ve savaş tarlaya geldiğinde, elinizde kendi tohumunuz yoksa bağımlılığınız katlanır.
Bu yüzden milli tohum meselesi savunma sanayisinden bağımsız düşünülemez.
Bir ülke tankını kendi üretebilir ama ekmeğinin buğdayını üretemiyorsa, bağımsızlığının önemli bir ayağı eksiktir.
ÇİFTÇİYİ KORUMAK SOSYALİST BİR LÜKS DEĞİL, DEVLETİN TEMEL GÖREVİDİR
Çiftçiye “Piyasa ne veriyorsa onu al” demek kolaydır.
Ama bunun bedelini toplum öder.
Çiftçi üretimden çekilir.
Köyler boşalır.
Topraklar terk edilir.
Hayvancılık küçülür.
Gıda ithalatı artar.
Döviz ihtiyacı büyür.
Sonra ülke dönüp yine dışarıdan ürün almak zorunda kalır.
İşte neoliberal tarım politikalarının kısır döngüsü budur.
Çiftçiyi yalnız bırakan devlet, sonunda gıda güvenliğini de yalnız bırakmış olur.
Bizim savunduğumuz tarım politikası açıktır: Çiftçiye ucuz finansman, güvenilir alım garantisi, uygun maliyetli girdi, güçlü kooperatifler, kamu destekli tohum, sulama yatırımı, toprak ıslahı ve bilimsel danışmanlık sağlanmalıdır.
Tarım, yalnızca “kâr eden sektör” olarak değil, ülkenin stratejik üretim altyapısı olarak görülmelidir.
TOPRAK DA BİR VATANDIR
Bir ülkenin toprağını verimsizleştirip sonra başka ülkelerden gıda ithal etmesi kalkınma değildir.
Toprağı betonlaştırmak, su kaynaklarını kirletmek, tarım arazilerini korumamak, çiftçiyi borç batağına sürüklemek ve ardından gıda fiyatlarının neden yükseldiğini sormak akıl değildir.
Toprak canlıdır.
Toprak korunmazsa üretim düşer.
Üretim düşerse ithalat artar.
İthalat artarsa dışa bağımlılık büyür.
Dışa bağımlılık büyüdükçe siyasi kararların ekonomik maliyeti artar.
Bu zincirin sonunda yalnızca pahalı gıda değil, daha az bağımsız bir ülke çıkar.
ATA TOHUMUNU ZAYIFLATMAK, MİLLİ GELECEĞİ ZAYIFLATMAKTIR
Burada sözümüz çok nettir:
ATA TOHUMUNUN araştırılmasını, geliştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını engelleyen; yerli genetik kaynakları değersizleştiren; çiftçiyi gereksiz dış bağımlılığa mahkûm eden; tarımsal araştırmaya kaynak ayırmayan her politika milli çıkarlar açısından sorgulanmalıdır.
Buna “tarım meselesi” deyip geçemeyiz.
Bu bir egemenlik meselesidir.
Bu bir ekonomik bağımsızlık meselesidir.
Bu bir gıda güvenliği meselesidir.
Bu bir milli güvenlik meselesidir.
TÜRKİYE’NİN MİLLİ TOHUM DOKTRİNİ OLMALIDIR
Artık Türkiye’nin günübirlik desteklerden çok daha fazlasına ihtiyacı var.
Türkiye’nin bir Milli Tohum Doktrini olmalıdır.
Bu doktrinin temelinde şu ilkeler bulunmalıdır:
Bir: Türkiye’nin yerel ve ata tohumları ulusal stratejik genetik miras olarak korunmalıdır.
İki: Her bölgenin yerel çeşitleri kayıt altına alınmalı, çoğaltılmalı ve çiftçiye ulaştırılmalıdır.
Üç: Devlet, üniversiteler ve kamu araştırma kurumları milli tohum ıslahına çok daha büyük kaynak ayırmalıdır.
Dört: Çiftçinin kendi tohumunu koruma, kullanma ve uygun hukuki çerçevede paylaşma kapasitesi güçlendirilmelidir. Uluslararası Tohum Antlaşması da çiftçilerin tohumları saklama, kullanma ve paylaşma haklarının tarımsal çeşitliliğin korunmasındaki önemini vurguluyor.
Beş: Tohum politikası iklim değişikliğine göre yeniden yapılandırılmalı; kuraklık, sıcaklık, hastalık ve su kıtlığına dayanıklı yerli çeşitler geliştirilmelidir.
Altı: Kamu eliyle milli tohum üretim ve dağıtım sistemi kurulmalıdır.
Yedi: Kooperatifler güçlendirilerek çiftçi tohum sistemleri desteklenmelidir.
Sekiz: Uluslararası şirketlerin pazardaki faaliyetleri kamu yararı, rekabet ve gıda egemenliği açısından sıkı biçimde denetlenmelidir.
Dokuz: Türkiye’nin yetiştiremediği ve bilimsel olarak gerekli olan genetik materyaller elbette araştırılmalı ve ülkeye kazandırılmalıdır; fakat nihai hedef dışa bağımlılık değil, yerli kapasitenin geliştirilmesi olmalıdır.
On: Tohum politikası seçim dönemlerinde hatırlanan bir vaat değil, devlet politikası haline getirilmelidir.
VE ŞİMDİ ÖZ SÖZÜ SÖYLEYELİM
Bir milletin elinden toprağını alabilirsiniz.
Bir süre sonra üretimini de zayıflatabilirsiniz.
Ama bir millet kendi tohumunu koruyorsa yeniden ayağa kalkabilir.
Tohum varsa umut vardır.
Tohum varsa üretim vardır.
Tohum varsa direnç vardır.
Tohum varsa gelecek vardır.
Ama tohum yoksa, yarınınız başkasının kararına bağlıdır.
İşte bu nedenle ATA TOHUMU bizim için geçmiş değildir.
ATA TOHUMU GELECEĞİN SİGORTASIDIR.
Ve bizim sözümüz şudur:
“ATA TOHUMU TOPRAĞIN HAFIZASI, MİLLETİN ÖZGÜRLÜK TOHUMUDUR; ONU KORUYAN GELECEĞİNİ, ONU KAYBEDEN BAĞIMSIZLIĞININ BİR PARÇASINI KAYBEDER.”
Dünyanın bütün savaşları, bütün krizleri, bütün ekonomik çöküşleri bize aynı gerçeği tekrar tekrar gösteriyor:
Bir ülkenin en büyük zenginliği, gerektiğinde yeniden üretebildiği şeydir.
O halde Türkiye yeniden üretmelidir.
Kendi tohumunu üretmelidir.
Kendi çiftçisini üretimin merkezine koymalıdır.
Kendi toprağını korumalıdır.
Kendi bilim insanına yatırım yapmalıdır.
Kendi teknolojisini tarımın hizmetine sokmalıdır.
Ve hiçbir küresel şirketin bilançosunu, Türkiye’nin gıda güvenliğinin üzerine koymamalıdır.
Çünkü mesele yalnızca bugün soframızda ne olduğu değildir.
Mesele, çocuklarımızın yarın o sofraya ekmek koyup koyamayacağıdır.
İşte ATA TOHUMU meselesi tam da budur.
Bu bir nostalji değildir. Bu bir siyasi slogan değildir. Bu bir tarım modası değildir. Bu, bağımsızlık mücadelesinin toprağa düşen en küçük ama en güçlü biçimidir.



































