En zengin yüzde 1 servetin yüzde 35’ine sahip. Peki bu düzen kimin için çalışıyor?

Dr. Şevket Dalboy, Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci, Gazeteci-Yazar

Almanya’da artık yalnızca zenginlerle yoksullar arasındaki farktan söz etmiyoruz. Daha derin, daha yapısal ve daha sert bir gerçekle karşı karşıyayız: Servet bir elde toplanırken emeğin değeri aşağı çekiliyor. Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Surya Deva’nın Almanya’ya ilişkin raporunda gelir ve servet eşitsizliğinin 2010’dan bu yana arttığı belirtiliyor. Toplumun en zengin yüzde 1’inin toplam servetin yaklaşık yüzde 35’ini kontrol ettiği ifade ediliyor. Şimdi bu rakamı bir kez daha düşünelim. Yüz kişilik bir toplum düşünün. Bu toplumun sahip olduğu servetin üçte birinden fazlası yalnızca bir kişinin elinde. Geriye kalan 99 kişi ise servetin geri kalanını paylaşmak zorunda. Buna hâlâ yalnızca “ekonomik eşitsizlik” mi diyeceğiz? Hayır. Bu, sınıfsal bir bölünmedir.

Kapitalizmin vitrini, emeğin gerçeği

Almanya yıllardır Avrupa kapitalizminin en güçlü kalelerinden biri. Mercedes, BMW, Siemens, Volkswagen, BASF, büyük bankalar ve büyük sanayi kuruluşları… Alman ekonomisinin dünya çapında bir üretim gücü var. Fakat o üretimi kim yapıyor? Fabrikada işçi. Hastanede hemşire. Depoda çalışan emekçi. Kamyon şoförü. Temizlik işçisi. İnşaat işçisi. Kasiyer. Mühendis. Öğretmen. Bakım emekçisi. Göçmen işçi. Yani sermayenin büyümesini sağlayan milyonlarca insanın emeği. Peki yaratılan değerin ne kadarı emeğin sahibine dönüyor? İşte asıl soru budur. Çünkü kapitalist düzenin temel çelişkisi hâlâ değişmedi: Üretimi gerçekleştirenlerle üretilen servetin sahibi olanlar aynı insanlar değildir.

İşçinin maaşı ay sonunda biter, servetin getirisi bitmez

Çalışan insanın gelirinin sınırı vardır. Ay sonunda maaş yatar. Sonra kira gelir. Elektrik gelir. Doğalgaz gelir. Market alışverişi gelir. Sigorta gelir. Çocukların masrafları gelir. Ulaşım gelir. Ve ay biter. İşçinin elindeki para da biter. Ama servet sahibinin hikâyesi farklıdır. Evinin değeri artar. Hisselerinin değeri artar. Şirketinin değeri artar. Toprağının değeri artar. Kirası gelir. Faizi gelir. Temettüsü gelir. Mirası büyür. Emekçi zamanını satarak yaşar. Sermaye sahibi ise sahip olduğu varlıkların ürettiği gelirle servetini büyütür. Aradaki fark işte budur. Ve bu fark giderek büyüdüğünde mesele artık yalnızca ekonomik değil, siyasal bir mesele haline gelir.

Mesele zenginlerin varlığı değil, düzenin adaletsizliği

Burada liberal çevrelerin hemen vereceği klasik cevap şudur: “Zenginler de çalıştı, yatırım yaptı, risk aldı.” Elbette. Girişimcilik suç değildir. Servet sahibi olmak da suç değildir. Fakat mesele başka yerde. Bir toplumda servet üretme gücü neden sürekli aynı sınıfların elinde toplanıyor? Neden bir çocuğun hayattaki başlangıç noktası, doğduğu ailenin banka hesabıyla bu kadar yakından bağlantılı? Neden bazı gençler üniversiteye giderken ailelerinin satın aldığı ev sayesinde kira düşünmezken, başka bir genç eğitimini sürdürmek için geceleri çalışmak zorunda? Neden birileri milyonlarca euroluk mirası hiçbir emek harcamadan devralırken, milyonlarca insan hayatı boyunca çalışmasına rağmen emeklilikte ekonomik kaygı yaşıyor? İşte devrimci düşüncenin sorması gereken soru budur. Sorun zenginin zengin olması değil; yoksulun neden yoksul kaldığı ve emeğiyle çalışan insanın neden servet biriktiremediğidir.

Miras: Eşitsizliğin aileden aileye devredilmesi

Kapitalizmin en fazla tartışılması gereken alanlarından biri de mirastır. Bir insanın doğduğu aileyi seçme şansı yoktur. Fakat doğduğu ailenin serveti, onun hayatındaki fırsatları belirleyebilir. Biri milyonlarca euroluk servetin mirasçısı olarak dünyaya gelir. Bir başkası borcun mirasçısı olur. Biri özel okulda okur. Diğeri eğitim masraflarıyla mücadele eder. Biri ilk evini ailesinin desteğiyle alır. Diğeri yıllarca kirada yaşar. Biri sermayeye sahip olarak hayata başlar. Diğeri hayatını satarak sermaye biriktirmeye çalışır. Sonra bize “Herkes eşit fırsatlara sahip” denir. Hayır. Başlangıç çizgisi eşit değildir. Ve başlangıç çizgisi eşit değilse, yarışın sonunda yalnızca bireysel başarıdan söz etmek büyük bir yanılsamadır.

Kadın emeği de ucuz emektir

Almanya’daki eşitsizlik sınıfsal olduğu kadar cinsiyetçidir de. Kadınların erkeklerden ortalama yüzde 16 daha az kazanması, yalnızca bir ücret istatistiği değildir. Bu, kadın emeğinin ekonomik sistem içerisindeki konumunu gösteren başka bir göstergedir. Evde çocuk büyütmek emektir. Yaşlıya bakmak emektir. Hasta bakmak emektir. Evi çekip çevirmek emektir. Fakat kapitalist ekonomi çoğu zaman yalnızca piyasada satılabilen emeği “değer” olarak kabul eder. Kadının ücretsiz bakım emeği görünmez hale gelir. Sonra kadın iş hayatına döndüğünde daha düşük ücretle karşılaşır. Daha düşük ücret daha düşük emeklilik demektir. Daha düşük emeklilik ise yaşlılıkta daha fazla ekonomik bağımlılık demektir. Böylece eşitsizlik bir kuşaktan diğerine değil, hayatın bir döneminden diğerine de taşınır.

Göçmen işçi kapitalizmin görünmeyen yüzüdür

Almanya’nın ekonomik büyümesinde göçmenlerin emeğini görmezden gelmek mümkün değildir. Fabrikalarda, depolarda, restoranlarda, inşaatlarda, bakım sektöründe ve hizmet alanlarında milyonlarca göçmen çalışıyor. Ancak ekonomik sistemin ihtiyaç duyduğu işgücünü sağlamak başka, o işgücüne eşit ekonomik ve toplumsal haklar sağlamak başka bir şeydir. Göçmen işçi çoğu zaman emeğiyle sisteme dahil edilirken, sosyal ve ekonomik hakları bakımından aynı ölçüde dahil edilmeyebilir. Buradaki çelişki açıktır: Sermaye sınır tanımaz; ama emekçinin önüne hâlâ sınırlar, bürokrasi ve ayrımcılık konulabilir. Bu nedenle göçmen meselesi yalnızca kültürel veya siyasi bir mesele değildir. Aynı zamanda bir sınıf meselesidir.

Sosyal devlet neden var?

İşte burada sosyal devletin anlamını yeniden hatırlamak gerekiyor. Sosyal devlet, zenginin vicdanına bırakılmış bir yardım sistemi değildir. Sosyal devlet, toplumun ürettiği zenginliğin toplumsal ihtiyaçlara geri dönmesidir. Vergi bunun için vardır. Kamusal eğitim bunun için vardır. Sağlık sistemi bunun için vardır. Emeklilik sistemi bunun için vardır. Çocuk bakımı bunun için vardır. Sosyal konut bunun için vardır. Altyapı bunun için vardır. Devletin görevi yalnızca piyasayı korumak değildir. Devletin görevi, toplumdaki güçsüzleri piyasanın insafına terk etmemektir. Eğer bir ülkede zenginler daha zengin olurken çalışan insanlar barınma, eğitim ve sağlık konusunda giderek daha fazla zorlanıyorsa, o zaman sosyal devletin hangi sınıflara hizmet ettiği sorusu sorulmalıdır.

Ve şimdi en önemli soru

Almanya’da en zengin yüzde 1 servetin yüzde 35’ine sahip. Peki geriye kalan yüzde 99 neye sahip? Borçlara mı? Kiraya mı? Çalışma stresine mi? Emeklilik kaygısına mı? Çocuklarının geleceği için endişeye mi? Yoksa gerçekten refaha mı? Bu sorulara verilecek cevap, Almanya’nın geleceğini belirleyecek. Çünkü demokrasi yalnızca sandıkta oy vermek değildir. İnsanların ekonomik olarak bağımsız olabilmesi de demokrasinin parçasıdır. Kirasını ödeyemeyen insanın özgürlüğü sınırlıdır. İşini kaybetmekten korkan insanın pazarlık gücü sınırlıdır. Çocuğunun eğitimini karşılayamayan ailenin seçenekleri sınırlıdır. Borç altında yaşayan insanın siyasal ve sosyal hareket alanı sınırlıdır. Bu nedenle ekonomik demokrasi olmadan siyasal demokrasinin eksik kalacağı gerçeğini artık görmezden gelemeyiz.

Devrim önce zihinde başlar

Bugün “devrim” dediğimizde bazıları yalnızca sokak çatışmalarını, barikatları veya şiddeti düşünüyor. Oysa gerçek devrim, önce düşüncede başlar. “Zenginlik neden bu kadar eşitsiz dağılıyor?” diye sormaktır. “Üreten neden yönetmiyor?” diye sormaktır. “Emeğin karşılığı neden sermayenin getirisi kadar değerli değil?” diye sormaktır. “Çocuğun geleceğini neden babasının serveti belirliyor?” diye sormaktır. “Kadının emeği neden daha ucuz?” diye sormaktır. “Göçmen işçinin emeğine ihtiyaç duyulurken kendisi neden eşit görülmüyor?” diye sormaktır. Ve en önemlisi: Ekonomi insan için mi vardır, insan ekonomi için mi? İşte devrimci düşünce tam burada başlar.

Almanya’nın önündeki tercih

Almanya önümüzdeki yıllarda iki farklı yoldan birini seçmek zorunda kalabilir. Birinci yol, servetin daha fazla yoğunlaştığı, büyük sermayenin daha fazla güç kazandığı ve çalışanların ekonomik yükünün giderek ağırlaştığı yoldur. İkinci yol ise servetin daha adil vergilendirildiği, emeğin güçlendirildiği, kamusal hizmetlerin genişletildiği, kadınların ve göçmenlerin ekonomik haklarının güçlendirildiği, gençlerin geleceğe güvenle bakabildiği daha eşitlikçi bir toplum modelidir. Benim tercihim açıktır: İnsanların sermayeye değil, sermayenin insana hizmet ettiği bir düzen. Çünkü ekonomi bir amaç değildir. Ekonomi, insanın daha özgür, daha güvenli ve daha onurlu yaşayabilmesi için vardır.

Ve artık şu gerçeği yüksek sesle söylemenin zamanı gelmiştir: Bir avuç insanın servetini sınırsızca büyüttüğü, milyonların ise emeğinin karşılığını almak için ömrünü tükettiği bir düzen sürdürülebilir değildir.

Almanya’nın ihtiyacı yalnızca ekonomik büyüme değildir. Almanya’nın ihtiyacı sosyal adalettir. Almanya’nın ihtiyacı yalnızca yatırım değildir. Almanya’nın ihtiyacı emeğin hakkıdır. Almanya’nın ihtiyacı yalnızca zenginlik değildir. Almanya’nın ihtiyacı eşitliktir.

Ve belki de bugün sorulması gereken en devrimci soru şudur:

Bu düzen gerçekten değişebilir mi?

Cevap basittir:

Hiçbir düzen insan eliyle kurulmuşsa, insan eliyle değiştirilemez değildir. Mesele değişimin mümkün olup olmadığı değil. Mesele, toplumun değişimi isteyip istemediğidir.