Dr. Şevket Dalboy Siyaset ve Sosyal Bilimci (İGÜ) Gazeteci – Yazar
Almanya Savunma Bakanlığının 2025 yılı verileri, Bundeswehr bünyesinde aşırı sağ bağlantılı şüpheli olay bildirimlerinin yeniden yükselişe geçtiğini göstermektedir. İlk bakışta bu durum, askeri kurum içerisinde radikal sağ eğilimlerin güçlendiğine işaret eden bir güvenlik sorunu olarak yorumlanabilir. Ancak siyaset bilimi ve sosyal bilimler açısından mesele bundan daha karmaşık ve çok katmanlıdır.
Öncelikle bu tür verilerin doğrudan aşırı sağ ideolojinin kurumsal yaygınlığını ölçmediğini belirtmek gerekir. Bildirim sayılarındaki artış, iki farklı sürecin sonucu olabilir: Birincisi gerçekten aşırı sağ eğilimlerin ve faaliyetlerin artmasıdır. İkincisi ise kurum içi denetim mekanizmalarının güçlenmesi, farkındalığın yükselmesi ve daha önce rapor edilmeyen davranışların görünür hâle gelmesidir. Demokratik kurumlarda hesap verebilirlik mekanizmaları geliştikçe bildirim sayılarının artması paradoksal fakat beklenen bir sonuçtur.
Bununla birlikte Bundeswehr örneği, Avrupa demokrasilerinde son yıllarda gözlenen daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olarak değerlendirilmelidir. Göç, kimlik siyaseti, ekonomik belirsizlikler, küreselleşme karşıtlığı ve güvenlik kaygıları etrafında şekillenen toplumsal tartışmalar, birçok Avrupa ülkesinde sağ popülist ve milliyetçi söylemlerin meşruiyet alanını genişletmiştir. Bu siyasal atmosferden orduların, polis teşkilatlarının veya diğer güvenlik kurumlarının tamamen yalıtılmış kalması beklenemez. Çünkü bu kurumlar toplumsal yapının dışındaki özerk yapılar değil, toplumun içerisinden insan kaynağı devşiren kurumlardır.
Askerî kurumlar açısından mesele daha da hassastır. Modern demokrasilerde ordular yalnızca silahlı güç değil, aynı zamanda anayasal düzenin koruyucusu olarak görülmektedir. Bu nedenle aşırı sağ eğilimlerin güvenlik bürokrasisi içerisinde ortaya çıkması, sıradan bir ideolojik çeşitlilik meselesi olarak değerlendirilemez. Zira demokratik hukuk devletinin meşruiyeti, güvenlik kurumlarının anayasal sadakatine dayanır. Aşırı sağ ideolojiler ise çoğu zaman çoğulculuğu, eşit vatandaşlık ilkesini ve liberal demokratik düzeni sorgulayan veya reddeden unsurlar barındırmaktadır.
Bundeswehr’deki gelişmeler, Almanya’nın tarihsel hafızası bağlamında ayrıca önem taşımaktadır. Nazi geçmişi nedeniyle Almanya, II. Dünya Savaşı sonrasında askerî gücünü demokratik denetime tabi kılmayı devlet kimliğinin temel unsurlarından biri hâline getirmiştir. Bu nedenle Bundeswehr yalnızca bir savunma kurumu değil, aynı zamanda “üniformalı vatandaş” (Staatsbürger in Uniform) anlayışı üzerine inşa edilmiş demokratik bir projedir. Aşırı sağ eğilimlere ilişkin her tartışma, bu kurumsal kimliğin sınandığı bir alan hâline gelmektedir.
Öte yandan açıklanan veriler, Alman devletinin sorunu görmezden gelmediğini de göstermektedir. Bildirimlerin kayda geçirilmesi, soruşturmaların yürütülmesi, personelin ihraç edilmesi ve adayların anayasal bağlılık kriterleri çerçevesinde değerlendirilmesi, demokratik öz-denetim mekanizmalarının işlediğine işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığında asıl tehlike yalnızca aşırı sağ vakaların varlığı değil, bu vakaların kurumlar tarafından inkâr edilmesi veya normalleştirilmesidir. Mevcut tablo ise en azından kurumsal düzeyde böyle bir normalleşmenin henüz gerçekleşmediğini göstermektedir.
Siyaset sosyolojisi açısından daha derin bir soru ise şudur: Güvenlik kurumlarındaki aşırı sağ eğilimler, toplumsal kutuplaşmanın bir sonucu mudur, yoksa bu kurumların kendilerine özgü kültürel dinamiklerinden mi beslenmektedir? Bu sorunun cevabı Almanya’nın gelecekteki demokratik dayanıklılığı açısından belirleyici olacaktır. Çünkü demokratik rejimlerin istikrarı yalnızca seçimlerin düzenli yapılmasına değil, aynı zamanda devletin zor kullanma tekeline sahip kurumlarının anayasal normlara bağlı kalmasına da bağlıdır.
Sonuç olarak Bundeswehr’deki aşırı sağ şüpheli vakalar, münferit disiplin olaylarının ötesinde değerlendirilmelidir. Bu veriler, çağdaş Avrupa demokrasilerinde güvenlik kurumlarının siyasal kutuplaşma, kimlik çatışmaları ve radikalleşme süreçleri karşısındaki direncini ölçen önemli göstergelerden biri olarak okunmalıdır. Tartışmanın merkezinde yalnızca kaç vaka olduğu değil, demokratik devletin bu vakalara nasıl tepki verdiği sorusu yer almaktadır. Demokratik rejimlerin gücü, tehditlerin hiç ortaya çıkmamasında değil, ortaya çıkan tehditleri hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yönetebilme kapasitesinde yatmaktadır.


































