Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci, Gazeteci-Yazar
Bin yıl geçtiğini düşünün.
Takvimler değişti. Devletler kuruldu, yıkıldı. Sınırlar kayboldu. Yeni medeniyetler doğdu. İnsanlık yıldızlara ulaştı belki. Fakat tarih arşivlerinde açılan sararmış bir sayfada hâlâ aynı utanç duruyor:
2 Temmuz 1993, Sivas. Madımak Oteli.
Bin yıl sonra bu olayı okuyan bir insanın ilk sorusu şu olacaktır:
“Nasıl oldu da bir toplumun ortasında insanlar, düşüncelerinden, sanatlarından, kimliklerinden dolayı bir binanın içine hapsedilip ölüme terk edildi?”
Ve ardından ikinci soru gelecektir:
“Bunu yapanlar gerçekten bir inancı mı temsil ediyordu, yoksa insanlığını kaybetmiş bir fanatizmi mi?”
Ben Alevi değilim. Bu acıyı sahiplenmemin nedeni herhangi bir kimliğe mensup olmam değil. Bu hissiyat, insan olmaktan kaynaklanıyor. Çünkü Madımak’ta yanan yalnızca Aleviler değildi. Orada insanlık yandı. Vicdan yandı. Bir arada yaşama umudu yandı.
Hiçbir inanç, savunmasız insanları yakmayı emretmez. Hiçbir kutsal değer, sanatçıların, şairlerin, yazarların ve aydınların ateşe verilmesini meşru kılamaz. Hiçbir ahlak anlayışı, insanların dumanda boğularak ölmesini alkışlayamaz.
Bu nedenle Madımak’ı anlamak isteyenler önce şu gerçeği anlamalıdır:
Orada yaşananlar bir dinin değil, yobazlığın eseriydi.
Yobazlık; düşünceye düşmanlıktır. Yobazlık; farklı olana tahammülsüzlüktür. Yobazlık; insanı insan olarak değil, düşman olarak görmektir. Ve tarih boyunca insanlığın başına gelen büyük felaketlerin çoğu, kendisini hakikatin tek sahibi sanan bu karanlık zihniyetlerden doğmuştur.
Bin yıl sonra tarihçiler yalnızca katilleri değil, susanları da yazacaktır. Yalnızca ateşi yakanları değil, ateşin önünde sessiz kalanları da yazacaktır. Yalnızca nefret söylemini üretenleri değil, o nefreti siyasete dönüştürenleri de yazacaktır. Çünkü bazı utançlar bireysel değil, toplumsaldır.
Madımak’a giden yol bir günde oluşmadı. Bu topraklar daha önce de Maraş’ı gördü. Çorum’u gördü. Gazi Mahallesi’ni gördü. Farklı zamanlarda, farklı yöntemlerle ama aynı zihniyetin izlerini taşıyan acıları yaşadı.
Tarihçiler bunların her birini incelerken yalnızca sokaktaki öfkeye bakmayacaklardır. O öfkeyi büyüten yapılara, kutuplaştıran dillere, karanlık ilişkilere ve toplumları birbirine düşman eden mekanizmalara da bakacaklardır. Çünkü hiçbir katliam boşlukta ortaya çıkmaz. Nefret üretilir. Düşmanlık beslenir. İnsanlar birbirine yabancılaştırılır. Sonra da insanlık adına kara lekeler ortaya çıkar.
Bin yıl sonra çocuklar bu olayı okurken büyük ihtimalle şaşıracaklar:
“Gerçekten insanlar bir şairden, bir ozandan, bir sanatçıdan bu kadar korkuyor muydu?”
Evet. Çünkü fikirlerden korkanlar daima ateşe sarılmıştır. Düşünceyi yenemeyenler, düşünce sahibini susturmaya çalışmıştır. Ama tarih gösteriyor ki hiçbir ateş bir fikri yakamamıştır.
Madımak’ta yaşamını yitirenlerin isimleri bugün hâlâ anılıyorsa bunun nedeni budur. Katillerin nefretleri küçülmüş, insanlığın vicdanı ise büyümüştür.
Bin yıl sonra geriye kalan hüküm muhtemelen şu olacaktır:
Bir toplumun büyüklüğü çoğunluğunun gücünde değil, farklı olana gösterdiği saygıdadır. Bir devletin itibarı silahlarında değil, adaletindedir. Bir inancın değeri sloganlarında değil, insana verdiği değerdedir.
Ve insanlık, Madımak’ı her hatırladığında aynı cümleyi tekrar edecektir:
İnsanların inançları, düşünceleri, kimlikleri veya sanatları nedeniyle öldürüldüğü her yer, insanlığın ortak mezarlığıdır.
Madımak yalnızca Sivas’ın değil, insanlık tarihinin utanç sayfalarından biridir.
Ve bin yıl sonra bile o sayfanın üzerinde tek bir kelime yazacaktır:


































