Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci – Gazeteci Yazar

Avrupa Birliği’nin son dönemde gündeme taşıdığı “Return Hubs” yani geri dönüş merkezleri tartışması, göç politikalarının geldiği noktayı anlamak açısından son derece önemlidir. Almanya ve Hollanda öncülüğünde şekillenen bu yeni model, iltica başvuruları reddedilmiş ancak çeşitli nedenlerle kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenlerin Avrupa Birliği dışındaki üçüncü ülkelerde kurulacak merkezlerde tutulmasını öngörüyor.

Ancak bu plan daha şimdiden ciddi hukuki ve insani tartışmaları beraberinde getirmiş durumda.

Uluslararası Af Örgütü Almanya Genel Sekreteri Julia Duchrow’un bu merkezleri ABD’nin Küba’daki tartışmalı Guantanamo Üssü’ne benzetmesi, meselenin yalnızca bir göç yönetimi projesi olmadığını ortaya koyuyor. Guantanamo, yıllardır hukuk dışı uygulamaların, belirsiz tutukluluk süreçlerinin ve insan hakları ihlallerinin sembolü olarak anılıyor. Böyle bir benzetmenin yapılması tesadüf değildir.

Aslında Avrupa’nın göç meselesine yaklaşımında uzun zamandır benzer bir eğilim gözlemleniyor. Sorunun çözümünü kendi sınırları içerisinde üretmek yerine, sorumluluğu üçüncü ülkelere devretmek giderek yaygınlaşan bir yöntem haline geliyor. Libya sahil güvenliğiyle yapılan anlaşmalar, Afrika ülkeleriyle kurulan göç iş birlikleri ve 2016 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında imzalanan Mülteci Mutabakatı bu yaklaşımın farklı örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.

Bu noktada temel soru şudur:

Avrupa Birliği gerçekten göç sorununu mu çözmek istiyor, yoksa göçmenleri Avrupa kamuoyunun gözünden uzaklaştırmayı mı hedefliyor?

Çünkü insan hakları örgütlerinin en büyük endişesi, bu merkezlerin hukuki denetimden uzak alanlara dönüşmesi ihtimalidir. Avukat erişiminin sınırlanması, belirsiz bekleme süreleri, kötü yaşam koşulları ve etkili yargısal denetimin bulunmaması gibi riskler uluslararası hukuk açısından ciddi soru işaretleri doğuruyor.

Öte yandan Alman hükümeti ise farklı bir tablo çiziyor. Federal İçişleri Bakanlığı yetkilileri bu merkezlerin birer cezaevi veya tutuklama alanı olmayacağını, uluslararası hukuk kurallarına uygun biçimde işletileceğini savunuyor. Ancak geçmiş deneyimler, teoride verilen güvencelerin uygulamada her zaman karşılık bulmadığını gösteriyor.

Göç olgusu günümüz dünyasının en karmaşık sosyal ve siyasal meselelerinden biridir. Savaşlar, iklim değişikliği, ekonomik eşitsizlikler ve siyasi istikrarsızlık milyonlarca insanı yerinden etmeye devam ediyor. Böylesine küresel bir sorunun yalnızca güvenlik perspektifiyle ele alınması ise kalıcı çözümler üretmekten uzak görünüyor.

Avrupa’nın önünde tarihi bir tercih bulunuyor. Ya insan hakları, hukuk devleti ve insan onuru gibi değerleri koruyarak göç yönetimini şekillendirecek ya da güvenlik kaygılarının baskısıyla yeni “hukuksuz bölgeler” oluşturarak kendi kurucu değerleriyle çelişecek.

Bugün tartışılan geri dönüş merkezleri yalnızca göçmenlerin kaderini değil, Avrupa’nın gelecekte nasıl bir siyasi ve ahlaki kimliğe sahip olacağını da belirleyecek.

Çünkü bir toplumun gerçek karakteri, en güçlü olduğu zamanlarda değil; en savunmasız insanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.