Almanya’nın sanayi devi üzerinden daha büyük bir soru: Bu tabloyu kim hazırladı?

Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci, Gazeteci, Yazar

Almanya’da son yıllarda artık neredeyse alışılmış bir haber türüyle karşı karşıyayız: Büyük şirketlerde yeniden yapılanma, fabrikalarda üretim azaltımı, yatırımların başka ülkelere kaydırılması ve binlerce çalışanın işini kaybetme ihtimali…

Şimdi sırada Almanya’nın sanayi gururlarından Volkswagen var.

Volkswagen Grubu CEO’su Oliver Blume’un açıklamaları, Almanya’daki istihdam tartışmasını yeniden alevlendirdi. Dünya genelinde yaklaşık 50 bin kişilik teorik bir personel azaltımı hesabından söz edilirken, bunun yaklaşık yarısının Almanya’yı ilgilendirebileceği ifade ediliyor. Bu da kabaca 25 bin kişilik bir istihdam azaltımı ihtimalini gündeme getiriyor.

Ancak burada çok önemli bir ayrıntı var: Volkswagen yönetimi 25 bin kişiyi işten çıkaracağını ilan etmiş değil. Söz konusu 50 bin rakamının kesinleşmiş bir işten çıkarma hedefi olmadığı, maliyet yapısından hareketle ortaya çıkan teorik bir hesaplama olduğu özellikle vurgulanıyor.

Peki mesele yalnızca Volkswagen’ın maliyetleri mi?

Bence hayır.

Asıl sorulması gereken soru çok daha büyük:

Almanya’nın dünyaya örnek gösterilen sanayi modeli neden bugün binlerce kişinin işini kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya?

Volkswagen meselesi aslında Almanya meselesidir

Volkswagen yalnızca bir otomobil üreticisi değildir. Almanya açısından Volkswagen; sanayinin, ihracatın, mühendisliğin, mesleki eğitimin, yan sanayinin ve milyonlarca insanın ekonomik geleceğinin sembollerinden biridir.

Dolayısıyla Volkswagen’da yaşanan her maliyet tartışması, aslında Almanya ekonomisinin genel durumuna ilişkin bir işarettir.

CEO Oliver Blume, personel ihtiyacındaki azalmanın yaklaşık yarısının Almanya’yı, diğer yarısının ise uluslararası faaliyetleri kapsayabileceğini söylüyor. Personel azaltımında emeklilik, karşılıklı anlaşmalar, doğal personel sirkülasyonu ve işe alımların sınırlandırılması gibi yöntemlerin kullanılacağı belirtiliyor. Bu açıklamalar, Volkswagen’ın “yarın 25 bin kişiyi kapının önüne koyacağı” anlamına gelmiyor.

Fakat daha önemli bir şeyi gösteriyor:

Almanya’da üretmenin maliyeti artık şirketlerin geleceğini belirleyen temel faktörlerden biri haline gelmiş durumda.

Peki suçlu kim?

İşte tartışmanın en zor bölümü burada başlıyor. Almanya’da işten çıkarmaları yalnızca “şirketlerin açgözlülüğü” ile açıklamak kolaydır. Aynı şekilde bütün sorumluluğu hükümetlerin yanlış politikalarına yüklemek de kolaydır. Fakat gerçek muhtemelen bu iki uç arasında ve çok daha karmaşık. Çünkü bugün Almanya sanayisinin karşı karşıya olduğu sorunlar tek bir nedene bağlanamayacak kadar büyük.

Enerji maliyetleri yüksek. Vergi ve sosyal güvenlik yükleri ağır. Bürokrasi fazla. İş gücü maliyetleri yüksek. Nitelikli eleman açığı büyüyor. Otomotiv sektörü elektrikli araç dönüşümünün maliyetini taşıyor. Çinli üreticiler küresel pazarlarda daha güçlü bir rekabet oluşturuyor. Avrupa’nın iklim ve emisyon politikaları ise sanayinin dönüşümünü hızlandırıyor.

Bütün bunların üzerine küresel ekonomik rekabet ekleniyor.

Sonuç?

Şirket yöneticisi önündeki tabloya baktığında şu soruyu sormaya başlıyor:

“Aynı ürünü başka bir ülkede daha düşük maliyetle üretebiliyorsam neden Almanya’da üretmeye devam edeyim?”

İşte tehlike burada başlıyor.

Vergi sistemi şirketleri Almanya’dan uzaklaştırıyor mu?

Almanya yüksek vergileriyle sosyal devlet modelini finanse eden ülkelerden biri. Bu modelin önemli avantajları var. Güçlü sosyal güvenlik, sağlık sistemi, emeklilik sistemi, işçi hakları ve çalışanların korunması Almanya’nın sosyal devlet anlayışının temel unsurları.

Ancak bunun ekonomik bir bedeli de bulunuyor.

Şirketlerin üzerine binen vergi, sosyal güvenlik, enerji, ücret ve bürokrasi maliyetleri yükseldiğinde, özellikle küresel rekabet içerisinde faaliyet gösteren şirketlerin hareket alanı daralıyor.

Bir Alman şirketi Amerika’da, Çin’de, Doğu Avrupa’da veya başka bir bölgede daha düşük maliyetle yatırım yapabiliyorsa, yatırım kararını yalnızca “Almanya bizim vatanımız” duygusuyla vermesini beklemek ekonomik gerçeklerle bağdaşmıyor.

Şirketler elbette sosyal sorumluluk taşır. Fakat şirketlerin temel görevi aynı zamanda ayakta kalmak, yatırım yapmak ve rekabet edebilmektir. Devletin görevi ise şirketleri sadece vergilendirmek değil, üretim yapmayı cazip hale getirecek ekonomik zemini oluşturmaktır.

Peki şirketlerin hiç mi sorumluluğu yok?

Elbette var.

Burada şirket yönetimlerini de eleştirmek gerekiyor.

Yıllarca yüksek kâr elde eden, yöneticilerine yüksek ücretler ödeyen ve küresel büyüme stratejileri uygulayan şirketlerin işler kötüleştiğinde faturayı çalışanlara çıkarması toplum açısından ciddi bir soru işaretidir. Bir şirketin zarar etmesi halinde yeniden yapılanmaya gitmesi ekonomik açıdan anlaşılabilir.

Ancak şu sorunun da sorulması gerekir:

Yıllarca elde edilen kârın ne kadarı teknolojiye, çalışanlara ve geleceğin üretimine yatırıldı; ne kadarı kısa vadeli finansal hedeflere ayrıldı?

Bu soru Volkswagen için de, Almanya’daki diğer büyük sanayi şirketleri için de geçerlidir. Çünkü yalnızca çalışanların fedakârlığıyla sürdürülen bir yeniden yapılanma, uzun vadede şirketi kurtarmayabilir.

Elektrikli otomobil dönüşümü Almanya’yı hazırlıksız mı yakaladı?

Otomotiv sektöründeki dönüşüm, Volkswagen meselesinin en önemli başlıklarından biri. Dünyanın otomobil üretiminde güçlü ülkelerinden biri olan Almanya, içten yanmalı motor teknolojisinde yıllarca büyük bir üstünlüğe sahipti. Ancak otomotiv sektörünün elektrikli araçlara doğru hızlı biçimde dönüşmesi, oyunun kurallarını değiştirdi. Elektrikli araç daha az mekanik parçaya ihtiyaç duyuyor. Üretim süreçleri değişiyor. Batarya teknolojisi önem kazanıyor. Yazılım, yapay zekâ ve dijital sistemler otomobilin temel unsurları haline geliyor. Bu dönüşüm yalnızca Volkswagen’ı değil, Almanya’nın devasa otomotiv yan sanayisini de etkiliyor. Dolayısıyla mesele birkaç fabrikanın geleceğinden ibaret değil. Mesele, Almanya’nın gelecek 20 yılın otomobil teknolojisinde lider olup olamayacağıdır.

Çin faktörü göz ardı edilebilir mi?

Hayır.

Almanya’nın otomotiv sektöründeki en büyük yapısal sorunlarından biri de Çin’in giderek güçlenen üretim kapasitesi.

Çin artık yalnızca Almanya’dan otomobil satın alan büyük bir pazar değil. Aynı zamanda kendi markalarını geliştiren, elektrikli araç ve batarya teknolojilerine büyük yatırımlar yapan ve küresel pazarlarda Almanya’nın geleneksel üreticilerine rakip olan bir ülke.

Bu nedenle Volkswagen’ın karşı karşıya olduğu rekabet yalnızca Almanya’daki ücretler veya vergiler meselesi değildir.

Küresel teknoloji yarışıdır.

Almanya bu yarışta geride kalırsa, bunun bedeli yalnızca Volkswagen çalışanlarına değil; yüzlerce yan sanayi şirketine, küçük işletmelere ve dolayısıyla milyonlarca insana yansıyabilir.

Dört fabrikanın geleceği neden önemli?

Volkswagen’ın Emden, Hannover, Zwickau ve Neckarsulm tesisleri için 2030’lu yıllarda bugün itibarıyla rekabetçi kapasite kullanımının ortaya konulamadığının ifade edilmesi, alarm zillerinin ne kadar ciddi çaldığını gösteriyor.

Ancak Blume’un özellikle vurguladığı bir nokta var:

Bu fabrikaların kapatılmasına karar verilmiş değil. Şirket yönetimi, kapanmanın “son ve en pahalı çözüm” olduğunu belirtiyor.

Bu yaklaşım önemlidir.

Çünkü bir fabrikanın kapanması yalnızca fabrika çalışanlarının işsiz kalması demek değildir. O fabrikanın çevresindeki restoran, lojistik şirketi, bakım firması, taşeron, servis sağlayıcı, konut piyasası ve yerel esnaf da bundan etkilenir. Bir fabrikanın kapısına kilit vurulduğunda ekonomik etkisi fabrikanın sınırlarında kalmaz. Bir şehir, hatta bazen bütün bir bölge bundan etkilenir.

Almanya’nın asıl problemi Volkswagen mı?

Bence asıl problem Volkswagen değil. Volkswagen, daha büyük bir ekonomik problemin görünen yüzlerinden biri.

Almanya yıllarca “Made in Germany” markasının gücüne güvenerek sanayi modelini sürdürdü. Ucuz enerji, güçlü ihracat pazarları, nitelikli iş gücü ve küresel ticaret Almanya’nın sanayi modelini uzun süre taşıdı.

Fakat dünya değişti. Enerji dengeleri değişti. Çin değişti. Otomotiv sektörü değişti. Teknoloji değişti. Ve en önemlisi, küresel rekabetin kuralları değişti. Almanya ise bu değişime aynı hızla cevap veremediği eleştirileriyle karşı karşıya.

Hükümetler nerede hata yaptı?

Alman hükümetlerinin burada ciddi biçimde sorgulanması gerekiyor. Enerji politikası, sanayi politikası, vergi sistemi, bürokrasi, yatırım izinleri, iş gücü maliyetleri ve Avrupa Birliği’nin düzenlemeleri birlikte değerlendirilmeli.

Bir taraftan şirketlerden daha fazla yatırım, daha fazla istihdam ve daha çevreci üretim beklenirken diğer taraftan üretim maliyetlerini sürekli artıran bir ekonomik ortam oluşturulursa, bunun sürdürülebilirliği tartışılır.

Yeşil dönüşüm elbette gerekli olabilir. Ancak yeşil dönüşümün sanayisizleşmeye dönüşmemesi gerekir. Çünkü fabrika kapandıktan sonra yeniden açmak, vergi oranını değiştirmek kadar kolay değildir.

Bir mühendislik kültürü, bir üretim zinciri ve yetişmiş insan kaynağı kaybedildiğinde bunu birkaç yılda geri getirmek mümkün olmayabilir.

Çalışanların geleceği ne olacak?

Bugün Volkswagen’da konuşulan rakam 50 bin kişilik teorik bir personel ihtiyacı hesabı. Bunun yaklaşık yarısının Almanya’yı ilgilendirebileceği belirtiliyor. Ancak burada yalnızca Volkswagen çalışanlarını düşünmemek gerekir. Almanya’da otomotiv sektörü milyonlarca kişiye doğrudan veya dolaylı istihdam sağlıyor. Volkswagen’ın üretim kapasitesindeki değişiklik, yan sanayide de zincirleme sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle Almanya’nın önündeki soru yalnızca “kaç kişi işten çıkarılacak?” değildir.

Asıl soru şudur:

İşini kaybeden insanların yerine hangi yeni işler konulacak? Eğer cevap yoksa, ekonomik dönüşüm toplumsal bir probleme dönüşebilir.

Almanya artık karar vermek zorunda

Almanya’nın önünde zor bir tercih bulunuyor.

Ya yüksek maliyetli fakat güçlü sosyal devlet modelini koruyarak sanayinin rekabet gücünü yeniden artıracak reformlar yapacak… Ya da yüksek maliyetlerin sonucunda yatırımların ve üretimin başka ülkelere kaymasını izleyecek. Bu nedenle Volkswagen üzerinden başlayan tartışmayı yalnızca bir şirketin işten çıkarma planı olarak görmek büyük bir hata olur.

Volkswagen’ın geleceği, aynı zamanda Almanya’nın sanayi politikasının aynasıdır.

Bugün 25 bin kişilik ihtimal konuşuluyor. Yarın başka bir Alman sanayi devi benzer bir açıklama yapabilir.

Sonra bir başkası…

Ve bir gün Almanya, yıllarca dünyanın üretim merkezlerinden biri olarak gösterdiği sanayisinin neden yavaş yavaş başka ülkelere taşındığını sorgulamak zorunda kalabilir.

Son söz

Şirketleri yalnızca “açgözlü” ilan ederek bu problemi çözemeyiz. Hükümetleri yalnızca suçlayarak da çözemeyiz. Vergi sistemini tek başına değiştirmek de yeterli olmayabilir. Almanya’nın ihtiyacı olan şey, devlet, şirket ve çalışan arasında yeni bir ekonomik denge kurmaktır.

Şirket rekabet edebilmeli. Çalışan hakkını koruyabilmeli. Devlet vergi gelirini sürdürebilmeli.

Ama bütün bunların üzerinde bir hedef olmalı:

Almanya’da üretim devam etmeli. Çünkü üretimin olmadığı yerde istihdam da olmaz, vergi geliri de olmaz, sosyal devletin finansmanı da olmaz. Bugün Volkswagen’da konuşulan 25 bin kişilik istihdam ihtimali bu nedenle yalnızca Volkswagen çalışanlarının meselesi değildir. Bu, Almanya’nın gelecekte “üreten ülke” olarak kalıp kalamayacağının tartışmasıdır.

Ve Almanya artık şu soruya cevap vermek zorundadır:

Dünyanın en güçlü sanayi ülkelerinden biri olan Almanya, kendi sanayisini koruyamayacak kadar pahalı bir ülke mi oldu; yoksa yanlış ekonomik politikalarla kendi rekabet gücünü mü zayıflattı?

Cevap verilmesi gereken soru tam olarak budur.