Dr. ŞEVKET DALBOY
SİYASET BİLİMCİ – SOSYAL BİLİMCİ – GAZETECİ VE YAZAR


Almanya’da son aylarda art arda yaşanan sabotaj girişimleri artık münferit olaylar olmaktan çıkıp ülkenin güvenlik gündeminin önemli başlıklarından biri haline geliyor. Elektrik trafo merkezleri, demiryolları, havaalanları ve diğer kritik altyapılar çevresindeki şüpheli hareketlilik, yalnızca teknik bir güvenlik meselesi olarak görülemez. Burada asıl tartışılması gereken, modern devletin en temel görevlerinden biri olan toplumun güvenliğini ve gündelik hayatın sürekliliğini koruyabilme kapasitesidir.


TEHDİT
Alman makamlarının verilerine göre 2026’nın ilk sekiz ayında ülke genelinde 165’in üzerinde muhtemel sabotaj vakası kayda geçti. Aynı dönemde kritik altyapı, askeri tesisler ve savunma şirketleri çevresinde 740’ın üzerinde şüpheli drone gözlemi bildirildi. Bu tablo, Almanya’nın karşı karşıya bulunduğu tehdidin artık yalnızca klasik güvenlik anlayışıyla açıklanamayacağını gösteriyor.
Burada hibrit savaş kavramı önem kazanıyor. Hibrit tehdit, savaş ilan edilmeden bir ülkenin ekonomik düzenini, enerji sistemini, ulaştırmasını, iletişim altyapısını ve toplum psikolojisini hedef alabilen yöntemlerin bütünüdür. Elektrik sistemine yönelik küçük bir müdahale bile milyonlarca insanın gündelik hayatını etkileyebilir. İşte kritik altyapının stratejik önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır.


KORKU ARTIK SOKAĞA İNİYOR
Bir toplum için tehlikenin kendisi kadar, tehlikenin sürekli hissedilmesi de önemlidir. İnsanlar artık “Elektrik kesilir mi?”, “Tren çalışacak mı?”, “Havaalanı güvenli mi?”, “Bir sonraki hedef neresi?” sorularını sormaya başlıyorsa güvenlik meselesi teknik sınırları aşmış demektir.
Toplumsal psikolojide belirsizlik, korkuyu büyütür. Devletin açıklamalarının yetersiz kaldığı veya olayların faillerinin uzun süre belirlenemediği durumlarda söylentiler gerçeklerin önüne geçebilir. Böyle dönemlerde toplumun devlete olan güveni, altyapının kendisi kadar stratejik bir değer haline gelir.


LİYAKAT
Almanya’nın karşı karşıya bulunduğu bir başka mesele ise güvenlik bürokrasisinin bu yeni tehdit biçimlerine ne kadar hazırlıklı olduğudur. Klasik polislik anlayışı ile hibrit tehditleri izlemek aynı şey değildir. Siber güvenlik, enerji güvenliği, istihbarat, drone teknolojileri, ulaştırma güvenliği ve toplumsal kriz yönetimi artık birbirinden bağımsız alanlar olarak değerlendirilemez.
Devlet kurumlarında liyakat, koordinasyon ve uzmanlık bu nedenle yalnızca idari bir tercih değil, ulusal güvenliğin temel şartıdır. Çünkü hibrit saldırılar, devlet kurumları arasındaki en küçük koordinasyon boşluğunu bile kullanabilir.


MALİYET
Almanya’nın güvenlik politikasındaki değişimin ekonomik bir bedeli de olacaktır. Kritik altyapının korunması için enerji şirketlerinden ulaştırma sistemlerine, havaalanlarından haberleşme ağlarına kadar çok geniş bir alanda yeni yatırımlar yapılması gerekiyor.
Fakat maliyet yalnızca para değildir. Güvenlik harcamalarının artması, savunma bütçelerinin büyümesi, sivil savunma mekanizmalarının yeniden kurulması ve toplumun krizlere hazırlanması da yeni bir dönemin işaretidir.
Almanya uzun yıllar ekonomik gücünü ön plana çıkaran bir Avrupa ülkesi olarak hareket etti. Bugün ise güvenlik ve savunma kapasitesini yeniden düşünmek zorunda kalıyor.


ALMANYA SAVAŞTA DEĞİL, AMA SAVAŞIN PSİKOLOJİSİNDE
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Almanya’nın yaşadığı her sabotaj olayının arkasında belirli bir devletin bulunduğunu söylemek için kesinleşmiş kanıtlar bulunmamaktadır. Alman makamları bazı olaylarda yabancı devlet yönlendirmesi ihtimalini, bazı olaylarda ise aşırı sol motivasyonları araştırıyor.
Dolayısıyla “Bunu kesin olarak Rusya yaptı” demek bilimsel ve siyasi açıdan doğru değildir. Fakat bundan daha önemli bir gerçek vardır: Almanya, Avrupa güvenlik mimarisinin giderek daha aktif bir unsuru haline gelmektedir. Ukrayna savaşı sonrasında Berlin’in askeri kapasitesini artırması, Ukrayna’ya verdiği desteği sürdürmesi ve NATO’nun doğu kanadındaki güvenlik yapılanmalarında daha fazla rol üstlenmesi, Almanya’nın stratejik konumunu değiştirmiştir.
Bu değişimin doğal sonucu, Almanya’nın güvenlik risklerine daha fazla maruz kalması olabilir. Burada neden-sonuç ilişkisini kesinleştirmekten değil, siyasi tercihler ile ortaya çıkan güvenlik riskleri arasındaki bağlantıyı sorgulamaktan söz ediyoruz.


“BİR SONRAKİ HEDEF NERESİ?”
İşte asıl tehlike budur. Bir ülkede vatandaşlar kritik altyapının hedef alınabileceğine inanmaya başladığında, güvenlik algısı gündelik hayatın içine yerleşir.
Elektrik trafosu yalnızca bir elektrik tesisi değildir. Hastaneler, fabrikalar, ulaşım sistemleri, iletişim ağları ve evler ona bağlıdır. Bir trafo merkezine yapılan saldırının etkisi, saldırının gerçekleştiği noktadan çok daha geniş bir alana yayılabilir.
Bu nedenle kritik altyapıya yönelik sabotaj, küçük bir fiziksel saldırı görüntüsünün arkasında büyük bir siyasi sonuç taşıyabilir: Devletin toplumu koruma kapasitesini test etmek.


“RUSYA YAPTI” DEMEK KOLAY; ASIL MESELE DAHA BÜYÜK
Bugün Avrupa’da güvenlik tartışmalarının kolaycı bir biçimde tek bir ülke üzerinden açıklanması cazip olabilir. Ancak siyaset biliminin görevi kolay açıklamalar üretmek değil, karmaşık ilişkileri ortaya koymaktır.
Almanya’nın karşı karşıya bulunduğu tehditler; devlet dışı aktörlerden yabancı istihbarat faaliyetlerine, radikal gruplardan bireysel sabotaj girişimlerine, siber saldırılardan drone teknolojilerine kadar çok farklı kaynaklardan gelebilir.
Dolayısıyla Almanya’nın önündeki mesele yalnızca “Saldırıyı kim yaptı?” sorusu değildir. Daha büyük soru şudur: “Bir sonraki saldırıya karşı devlet ne kadar hazırlıklı?”


ALMANYA’NIN ASIL SORUSU
Almanya artık yalnızca ekonomik büyüklüğünü değil, krizlere dayanıklılığını da ölçmek zorunda. Enerji güvenliği, sivil savunma, kritik altyapı, istihbarat ve toplumsal dayanıklılık bundan böyle ulusal güvenliğin ayrılmaz parçaları olacaktır.
Çünkü modern savaş anlayışı değişmektedir. Tankların sınırı geçmesi gerekmiyor. Bazen bir elektrik hattına, bir demiryolu bağlantısına, bir havaalanına veya bir iletişim sistemine yapılan küçük bir müdahale bile büyük bir psikolojik etki yaratabiliyor.


SONUÇ: HUZURUN BEDELİ
Almanya’nın bugün yaşadığı tablo, Avrupa’nın güvenlik düzenindeki büyük dönüşümün toplum hayatına yansıyan yüzüdür. Savaşın kendisi kadar savaşın gölgesi de toplumları değiştirir.
Almanya’nın dış politika ve güvenlik tercihleri elbette kendi egemenlik alanıdır. Ancak her stratejik tercihin bir güvenlik maliyeti vardır. Daha fazla askeri angajman, daha fazla stratejik görünürlük ve daha fazla jeopolitik sorumluluk, beraberinde daha fazla risk de getirebilir.
Bu nedenle Almanya’nın önündeki mesele yalnızca sabotajları önlemek değildir. Asıl mesele, vatandaşlarına yeniden güven duygusu verebilecek bir devlet kapasitesi oluşturmaktır.
Çünkü bir devlet için en önemli kritik altyapı yalnızca elektrik şebekesi değildir. Toplumun huzurudur.