Dr. ŞEVKET DALBOY
SİYASET BİLİMCİ – SOSYAL BİLİMCİ – GAZETECİ VE YAZAR
ATEŞKES VAR, AMA GAZZE’DE ÖLÜM SONA ERMİYOR
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun “Gazze’den çıkmayacağız” açıklaması, sıradan bir siyasi demeç değildir. Bu söz, Gazze’de yıllardır yaşanan yıkımın, ölümün, açlığın, yerinden edilmenin ve çaresizliğin üzerine söylenmiştir. Bu nedenle Netanyahu’nun sözlerini yalnızca askeri bir strateji olarak değil, bir halkın geleceğine ilişkin siyasi irade beyanı olarak okumak zorundayız.
Bugün Gazze’nin yaklaşık yüzde 60’ının İsrail ordusunun kontrolünde olduğu bildiriliyor. WELT’in de aktardığı üzere Netanyahu daha önce Gazze’den çekilmeyi Hamas’ın tamamen silahsızlandırılması şartına bağlamış, ayrıca bağımsız bir Filistin devletine karşı olduğunu açıkça ifade etmişti.
O halde soru basittir ama cevabı ağırdır:
Netanyahu Gazze’de ne yapmak istiyor?
Çünkü savaşın başladığı günden bu yana ortaya çıkan tablo, yalnızca Hamas’ı etkisiz hale getirme hedefiyle açıklanamayacak kadar büyümüştür.
GAZZE’DE SADECE BİNALAR YIKILMADI
Gazze’de evler, mahalleler, hastaneler, okullar ve ibadethaneler ağır biçimde zarar gördü. İnsanların yaşadığı yerler enkaza döndü. Yüz binlerce insan defalarca yer değiştirmek zorunda kaldı. Bugün Gazze’ye baktığımızda karşımızda yalnızca bombalanmış bir coğrafya görmüyoruz.
Bir toplumun hayat damarlarının koparılmasıyla karşı karşıyayız. Su yoksa hayat yoktur. Gıda yoksa hayat yoktur. İlaç yoksa hayat yoktur. Hastane çalışmıyorsa hayat daha da savunmasızdır.
Çocuk güvenli bir yerde uyuyamıyorsa, orada savaşın yalnızca cephede devam ettiğini söyleyemezsiniz.
WELT HEİMAT’in 1 Eylül tarihli haberinde Birleşmiş Milletler kaynaklarına dayanılarak Gazze’deki insani durumun hâlâ son derece ağır olduğu; insanların enkaz, kanalizasyon ve açlık içinde yaşam mücadelesi verdiği, su ve hijyen koşullarının kötüleştiği ve ishal vakalarının yılın başından ağustosa kadar neredeyse iki katına çıktığı aktarılıyor.
Bu rakamların arkasında çocuklar var.
Anneler var. Babalar var. Yaşlılar var. Hastalar var. Ve artık evlerinin yerinde enkaz bulunan milyonlarca insan var.
ÇOCUKLARIN ÖLDÜĞÜ BİR YERDE “GÜVENLİK” SÖZÜ YETERLİ DEĞİLDİR
İsrail’in 7 Ekim 2023 saldırısından sonra yaşadığı korku ve travmayı anlamak gerekir. Hamas’ın İsrailli sivillere yönelik saldırıları ve rehin alma eylemleri ağır suçlardır. İsrail halkının güvenlik içinde yaşama hakkı da tartışmasızdır.
Fakat burada insanlığın en temel sınırını çizmek zorundayız:
Bir halkın güvenliği başka bir halkın topluca cezalandırılmasına dönüşemez. Bir çocuğun Hamas üyesi olup olmadığını sormadan önce onun çocuk olduğunu görmek gerekir. Bir hastanenin içinde kimin bulunduğundan önce orada tedavi bekleyen insanların hayatını düşünmek gerekir.
Bir okulun siyasi anlamından önce oraya sığınmış çocukların güvenliğini düşünmek gerekir. Bir ibadethanenin hangi topluluğa ait olduğundan önce orada insanların ibadet ettiğini ve can güvenliğinin bulunduğunu hatırlamak gerekir. Savaşın dili insanı sayıya indirgediğinde vicdan da ölür.
AÇLIK DA BİR SİLAHA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?
Gazze konusunda dünyanın önündeki en ağır sorulardan biri budur. Bir bölgeye yeterli gıda, su, ilaç ve yakıtın ulaşması engellendiğinde, bunun siviller üzerindeki sonucu yalnızca “insani sıkıntı” kelimesiyle açıklanamaz.
Çünkü aç insanın direnme gücü yoktur. Susuz insanın kaçacak gücü yoktur. Hastanın tedavi olma imkânı yoktur. Çocuğun kendisini koruma imkânı zaten yoktur.
Dolayısıyla sivillerin temel yaşam ihtiyaçlarına erişimi üzerinde kurulan baskı, savaşın sonuçlarını çok daha ağırlaştırır. İnsanları yalnızca bombalarla öldürmezsiniz. Bazen onları yaşamın bütün imkanlarından mahrum bırakarak da ölümün eşiğine sürüklersiniz. İşte bu nedenle insani yardım meselesi savaşın tali bir konusu değildir. Savaşın ahlaki ve hukuki sınırlarının en önemli göstergelerinden biridir.
NETANYAHU NEDEN GERİ ADIM ATMIYOR?
Çünkü mesele yalnızca Gazze’deki askeri hedefler değildir. Netanyahu’nun önünde kendi siyasi geleceği, koalisyon ortakları, güvenlik anlayışı ve İsrail toplumundaki güçlü korku duygusu bulunuyor.
Savaş uzadıkça bazı siyasi aktörlerin gücü de artıyor. Daha sert güvenlik politikalarını savunanlar, “tehlike devam ediyor” diyerek toplumun korkularını siyasi desteğe dönüştürebiliyor. İşte burada savaş ile iç politika birbirine bağlanıyor.
Netanyahu için Gazze’den çekilmek yalnızca askerleri geri çekmek anlamına gelmeyebilir. Aynı zamanda koalisyon dengelerini değiştirmek, aşırı sağın tepkisini çekmek ve savaş sonrasında kendi siyasi geleceğiyle yüzleşmek anlamına gelebilir.
Bu nedenle Netanyahu’nun Gazze politikasında güvenlik hesabı ile iktidar hesabının birbirinden tamamen ayrılması mümkün değildir.
AŞIRI SAĞIN SÖYLEMİ ARTIK DAHA TEHLİKELİ
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Filistinlilere yönelik son derece insanlık dışı açıklamaları ve Gazze’nin yeniden işgalini savunan tutumu, meselenin Netanyahu ile sınırlı olmadığını gösteriyor. WELT de Ben-Gvir’in Filistinlilere yönelik öldürme çağrılarının İsrail içinde ve dışında ciddi tepki yarattığını aktardı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Netanyahu tek başına hareket eden bir aktör değildir. Onu iktidarda tutan siyasi ortaklar, seçmen davranışları, güvenlik kaygıları, ideolojik gruplar ve devlet kurumları vardır. Dolayısıyla Gazze’deki politikanın geleceğini anlamak için yalnızca Netanyahu’nun kişiliğine bakmak yetmez. Onu o kararlara iten siyasi zemine de bakmak gerekir.
“GÖNÜLLÜ GÖÇ” DENİLEN ŞEY GERÇEKTEN GÖNÜLLÜ MÜ?
İsrail siyasetinde Filistinlilerin Gazze’den çıkarılmasına ilişkin söylemlerin yeniden yükselmesi, bu nedenle son derece tehlikelidir.
Çünkü insanlara “Burada kalabilirsiniz” deyip yaşadıkları toprakları yaşanamaz hale getirirseniz, onların daha sonra gitmesini gerçek anlamda gönüllü bir tercih olarak değerlendirmek mümkün müdür?
Evi yıkılmış. Suyu yok. Yiyeceği yok. Hastanesi çalışmıyor. Çocuğu aç. Güvenliği yok.
Böyle bir insanın önüne “Kal veya git” seçeneği koymak, kâğıt üzerinde özgürlük gibi görünebilir. Gerçek hayatta ise bambaşka bir anlam taşıyabilir.
Bu nedenle WELT HEİMAT’in ve diğer uluslararası kaynakların aktardığı insani tablo ile İsrail siyasetindeki “göç” tartışmasını birlikte değerlendirmek gerekir.
ÇÜNKÜ BİR HALKIN TOPRAĞINDAN KOPARILMASI SADECE COĞRAFİ BİR OLAY DEĞİLDİR
Toprak, insanın yalnızca üzerinde yaşadığı yer değildir. Hafızadır. Ailedir. Mezarlıktır. Çocukluğun geçtiği sokaktır. Kültürdür. Kimliktir.
Bir insanı toprağından kopardığınızda yalnızca adresini değiştirmezsiniz. Onun geçmişiyle geleceği arasındaki bağı da koparmaya çalışırsınız. Gazze’de doğan çocukların bugün yaşadığı travmanın yıllar sonra nasıl bir siyasi hafızaya dönüşeceğini kimse tam olarak hesaplayamaz.
Fakat tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi:
Toplumsal travmalar unutulmaz.
İSRAİL HALKI NETANYAHU DEĞİLDİR
Burada özellikle bir çizgiyi korumak zorundayız. İsrail halkını Netanyahu hükümetiyle özdeşleştirmek doğru değildir. İsrail vatandaşlarının tamamını bu savaşın sorumlusu gibi göstermek de doğru değildir. Yahudileri İsrail hükümetinin politikalarıyla özdeşleştirmek ise hem ahlaken hem de siyasi açıdan kabul edilemezdir.
İsrail toplumunda Netanyahu’ya karşı çıkan insanlar vardır. Savaşın sona ermesini isteyenler vardır. Rehinelerin geri dönmesini isteyenler vardır. Filistinlilerin haklarının tanınmasını savunanlar vardır.
Dolayısıyla bizim eleştirimiz bir halka değil, bir hükümete, onun kararlarına ve bu kararları şekillendiren siyasi anlayışa yöneliktir.
Bu ayrımı korumak zorundayız. Çünkü Filistinlilerin hakkını savunmak Yahudilere karşı olmak değildir. Netanyahu hükümetini eleştirmek İsrail halkına düşmanlık değildir. Tam tersine, İsrail toplumunun demokratik iradesine saygı duymanın da bir gereğidir.
SİYONİZMİ DE İSRAİL HALKIYLA ÖZDEŞLEŞTİRMEMEK GEREKİR
Siyonizm tarih boyunca farklı akımlara sahip olmuş geniş bir siyasi düşünce alanıdır. Bu nedenle bütün İsraillileri veya bütün Yahudileri tek bir siyasi anlayışın içinde değerlendirmek doğru değildir.
Ancak Filistinlilerin siyasal varlığını ve toprak üzerindeki haklarını reddeden, kalıcı askeri kontrolü savunan ve nüfusun yerinden edilmesini siyasi çözüm olarak gören anlayışın sonuçları da açıkça sorgulanmalıdır.
Bir siyasi düşünce, insan hayatını ikinci plana ittiği noktada eleştiriden kaçamaz. Çünkü hiçbir ideoloji insan hayatının üzerinde değildir.
NETANYAHU’NUN EN BÜYÜK YANILGISI
Netanyahu askeri üstünlüğün kalıcı güvenlik sağlayacağına inanıyor olabilir. Fakat askeri güç ile güvenlik aynı şey değildir. Bir ordu bir bölgeyi kontrol edebilir. Bir şehri kuşatabilir. Bir örgütün askeri kapasitesini büyük ölçüde yok edebilir.
Fakat bir halkın hafızasını silmek çok daha başka bir meseledir. Bugün Gazze’de öldürülen veya travmaya uğratılan çocuklar, yarının yetişkinleri olacaktır. Bugün ailesini kaybeden çocukların hafızası yarının siyasetini şekillendirebilir. Bugün evini kaybeden bir insanın yaşadığı öfke, yarın siyasi davranışa dönüşebilir.
İşte savaşın görünmeyen sonucu budur. Bazen bir savaşı askeri olarak kazanırken, geleceği siyasi olarak kaybedebilirsiniz.
GAZZE’NİN YIKIMI İSRAİL’İ DE GÜVENDE KILMAYABİLİR
Bu gerçeği İsrail toplumu da düşünmek zorunda. İsrail’in güvenliği elbette önemlidir. Fakat güvenliğin sürekli savaş, sürekli işgal, sürekli korku ve sürekli düşmanlık üzerine kurulması mümkün değildir. Bir toplum çocuklarına sürekli “düşman geliyor” diyerek sonsuza kadar yaşayamaz.
Bir ülke güvenliğini sağlamak istiyorsa yalnızca askeri üstünlüğünü değil, çevresindeki insanların geleceğe ilişkin umutlarını da hesaba katmak zorundadır.
Çünkü umudun tamamen yok edildiği yerde öfke büyür. Öfkenin büyüdüğü yerde ise yeni çatışmaların zemini oluşur. Bu nedenle Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin geleceğini değil, İsrail’in geleceğini de belirleyecektir.
DÜNYA ARTIK “BİLMİYORDUK” DİYEMEZ
Gazze’de yaşananların önemli bir farkı var. Bugün dünya olup biteni anında görebiliyor. Çocukların görüntüleri dünyanın her tarafına ulaşıyor. Yıkılmış hastaneler, enkaz altındaki insanlar, açlıkla mücadele eden aileler, çadırlarda yaşayan çocuklar artık dünyanın gözleri önünde.
WELT HEİMAT’in son haberlerinde de Gazze’deki insani koşulların hâlâ ağır olduğu, insanların enkaz, kanalizasyon ve gıda sıkıntısı içinde yaşam mücadelesi verdiği açıkça ortaya konuluyor. Bu nedenle tarihin ileride soracağı soru yalnızca “Gazze’de ne oldu?” olmayacak.
Bir başka soru daha sorulacak:
“Bütün bunlar olurken dünya ne yaptı?”
SONUÇ: GAZZE’DE MESELE ARTIK SADECE SAVAŞ DEĞİL
Netanyahu’nun “Gazze’den çıkmayacağız” sözü, bütün bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Çünkü ortada yalnızca iki silahlı tarafın çatışması yok. Ortada hayatını kaybeden siviller var.
Çocuklar var. Açlık var. Susuzluk var. Hastalık var. Enkaz altında kalan hayatlar var. Yerinden edilmiş milyonlar var. Ve bütün bunların ortasında, bir devlet liderinin “geri çekilmeyeceğiz” iradesi var.
İşte bu nedenle Netanyahu’nun politikasını yalnızca “İsrail’in güvenlik hakkı” cümlesiyle açıklamak artık yeterli değildir.
Güvenlik hakkı vardır. Ama Filistinlinin de yaşam hakkı vardır. İsraillinin güvenliği vardır. Filistinlinin de güvenliği vardır. İsrail halkının geleceği vardır. Filistin halkının da geleceği vardır.
Hamas’ın sivillere yönelik suçları nasıl kabul edilemezse, İsrail hükümetinin sivillerin yaşamını ağır biçimde etkileyen uygulamaları da ASLA kabul edilemez.
Bir suç, başka bir suçu meşrulaştırmaz.
Bugün İsrail halkının önünde de tarihi bir tercih bulunmaktadır: Sürekli savaşın, korkunun ve intikamın belirlediği bir gelecek mi; yoksa güvenliği hukuk, karşılıklı tanıma ve siyasi çözüm üzerine kuran başka bir gelecek mi?
Netanyahu’nun iktidarı değişebilir. Hükümetler değişebilir. Savaşlar bitebilir. Ama Gazze’de ölen çocukların hesabı tarihin hafızasından silinmez.
Bir devletin gerçek gücü, karşısındaki halkı ne kadar ezebildiğiyle değil; sahip olduğu gücü ne kadar insanlık, hukuk ve sorumluluk içinde kullanabildiğiyle ölçülür.
Gazze’nin bugün ihtiyacı daha fazla ölüm değil; suya, gıdaya, ilaca, güvenliğe, özgürlüğe ve geleceğe ihtiyacı var.
Ve artık dünyanın önündeki soru şudur:
Netanyahu Gazze’de gerçekten güvenlik mi arıyor, yoksa savaşın ortaya çıkardığı yeni siyasi gerçekliği kalıcı hale getirmeye mi çalışıyor?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Gazze’nin değil, Ortadoğu’nun geleceğini de belirleyecek. Çünkü bir halkın evlerini yıkabilirsiniz; fakat o halkın tarihini, hafızasını ve var olma iradesini bombalayarak ortadan kaldıramazsınız.

































