Dr. ŞEVKET DALBOY
SİYASET BİLİMCİ – SOSYAL BİLİMCİ – GAZETECİ VE YAZAR
SINIRLARIN ÖTESİNE TAŞINAN SORUMLULUK
Avrupa Birliği’nde göç ve sığınma politikası yeni ve çok daha sert bir döneme giriyor.
Almanya, Danimarka, Avusturya, Hollanda ve Yunanistan’ın içişleri bakanları Kopenhag’da bir araya gelerek reddedilen sığınmacıların AB dışındaki üçüncü ülkelere gönderilebilmesini sağlayacak “geri gönderme merkezleri” konusunda yıl sonuna kadar anlaşmaya varma hedefini açıkladı.
Danimarka, ilk sığınmacıların 2027 yılı sonunda AB dışındaki bir ülkeye gönderilebileceğini öngörüyor.
Henüz hangi ülkeyle kesin anlaşma yapılacağı açıklanmış değil. Ancak Ruanda ve Uganda isimleri şimdiden gündemde.
İşte tam burada Avrupa’nın göç politikasının geleceği açısından son derece önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Avrupa, sığınma sorununu çözmeye mi çalışıyor, yoksa sorunu kendi sınırlarının dışına mı taşıyor?
Bence meselenin asıl tartışılması gereken tarafı budur.
AVRUPA’NIN YENİ MODELİ: SORUNU SINIRIN ÖTESİNE GÖNDERMEK
Avrupa ülkeleri uzun yıllardır düzensiz göçün önlenmesi, insan kaçakçılığının engellenmesi ve reddedilen sığınmacıların geri gönderilmesi konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyor.
Devletler açısından bakıldığında bunun anlaşılır bir tarafı var.
Bir ülke, sınırlarını kontrol etmek ister.
Sığınma başvurularının hukuk içinde sonuçlandırılmasını ister.
Başvurusu reddedilen kişinin geri gönderilmesini isteyebilir.
Bunların tamamı devletlerin meşru yetki alanı içerisindedir.
Fakat bugün tartışılan model, bundan daha ileri bir aşamaya işaret ediyor.
Çünkü artık yalnızca “geri gönderme” konuşulmuyor.
İnsanların Avrupa’ya ulaştıktan sonra Avrupa dışındaki merkezlerde tutulması ve süreçlerinin üçüncü ülkelerde yürütülmesi düşünülüyor.
Bu, göç politikasının coğrafyasını değiştirmek demektir.
Avrupa kendi sınırlarının içinde çözemediği problemi, sınırlarının dışına taşımaya çalışmaktadır.
RUANDA NEDEN ÖNEMLİ?
Ruanda isminin öne çıkması tesadüf değil.
Çünkü Avrupa açısından böyle bir model, düzensiz göçün yönetilmesinde yeni bir kapı açabilir.
Fakat burada ekonomik ve siyasi güç dengelerini de görmek gerekiyor.
Avrupa’nın büyük ekonomileri ile Afrika’nın daha sınırlı ekonomik imkanlara sahip ülkeleri arasında ciddi bir güç asimetrisi bulunmaktadır.
Eğer Avrupa, kendi topraklarına gelmiş ve sığınma talebinde bulunmuş insanları Afrika’daki bir ülkeye gönderiyor ve bunun karşılığında o ülkeye ekonomik veya siyasi imkanlar sağlıyorsa, ortada yalnızca teknik bir göç anlaşması yoktur.
Ortada güçlü olanın yükünü daha zayıf olana aktardığı yeni bir uluslararası ilişki biçimi ortaya çıkabilir.
Avrupa rahatlayabilir.
Ama soru şu:
Ruanda ne kazanacak?
Avrupa ne kazanacak?
Ve en önemlisi:
Sığınmacı ne kaybedecek?
Bu üç sorunun aynı anda cevaplanması gerekiyor.
“ULUSLARARASI HUKUKA UYGUN OLACAK” DEMEK YETERLİ Mİ?
Danimarka hükümeti modelin AB hukuku ve uluslararası hukuka uygun olacağını söylüyor.
Almanya da teknik görüşmelerin derinleştirilmesini ve bu yıl içerisinde sonuç alınmasını istiyor.
Elbette hiçbir demokratik devlet uluslararası hukukun dışında hareket etmemelidir.
Fakat burada çok önemli bir ayrıntı var:
Bir uygulamaya “hukuka uygun olacaktır” demek, onun gerçekten hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.
Asıl mesele, uygulamanın nasıl yapılacağıdır.
Gönderilecek kişinin sığınma başvurusu gerçekten ve bireysel olarak incelenecek mi?
Kişinin gönderileceği üçüncü ülkede güvenliği garanti altında olacak mı?
İşkence, kötü muamele veya zulüm riski bulunuyor mu?
Hukuki itiraz imkanına sahip olacak mı?
Avukatına ulaşabilecek mi?
Çocukların durumu ne olacak?
Gönderildiği ülke kişiyi daha sonra başka bir ülkeye gönderirse bundan kim sorumlu olacak?
İşte hukukun gerçek sınavı burada başlar.
Çünkü bir insanı Avrupa’nın dışına çıkarmak kolay olabilir; onun temel haklarını Avrupa’nın dışında da korumak çok daha zor olabilir.
SIĞINMACIYI “SORUN” OLARAK GÖRMEK
Avrupa siyasetinde göç meselesi son yıllarda giderek daha fazla bir güvenlik meselesi olarak ele alınıyor.
Bunun siyasi bir nedeni var.
Göç, toplumlarda ekonomik kaygıları, kültürel değişim korkularını ve kimlik tartışmalarını harekete geçirebiliyor.
Siyasi partiler de bu korkuları seçmen davranışına dönüştürebiliyor.
Böylece sığınmacı, zaman zaman insan olmaktan önce “sınır sorunu”, “güvenlik sorunu”, “mali yük” veya “siyasi tehdit” olarak görülmeye başlanıyor.
İşte tehlike burada başlıyor.
Çünkü insanı yalnızca bir istatistiğe dönüştürdüğünüzde, ona uygulanabilecek politikaların sertliği konusunda toplumun vicdani direnci de azalıyor.
Bugün “reddedilmiş sığınmacı” denilen kişi yarın yalnızca bir dosya numarasına dönüşebilir.
Sonra bir uçakta taşınan yolcuya.
Sonra Afrika’daki bir merkezde tutulan kişiye.
Ve sonunda Avrupa toplumunun gündeminden tamamen silinen bir insana.
Siyasi açıdan kolay olan budur.
Fakat insan hakları açısından kabul edilebilir olanın bu olup olmadığı ayrı bir sorudur.
İNGİLTERE’NİN RUANDA DENEYİMİ NEDEN UNUTULMAMALI?
Avrupa’nın önündeki en önemli örneklerden biri İngiltere’nin Ruanda planıdır.
İngiltere 2022 yılında Ruanda ile düzensiz göçmenlerin bu ülkeye gönderilmesine ilişkin bir anlaşma yaptı.
Ancak plan ciddi hukuki tartışmalara yol açtı.
İngiltere Yüksek Mahkemesi anlaşmayı hukuka aykırı buldu ve daha sonra iktidara gelen İşçi Partisi hükümeti 2024 yılında planı iptal etti.
Dolayısıyla bugün Avrupa’da tartışılan modelin daha önce denenmiş ve ciddi hukuki sorunlarla karşılaşmış bir örneği zaten vardır.
Bu deneyim, Avrupa ülkelerine önemli bir uyarı yapıyor:
Göçü başka bir ülkeye göndermek, göç sorununu ortadan kaldırmıyor.
Sadece sorunun bulunduğu yeri değiştiriyor.
ALMANYA NEDEN BU PLANIN İÇİNDE?
Burada Almanya’nın rolü özellikle önemlidir.
Çünkü Almanya uzun yıllardır Avrupa’nın en fazla sığınmacı kabul eden ülkelerinden biri.
Göç, Alman siyasetinde yalnızca insani bir mesele değil, aynı zamanda seçimleri etkileyen güçlü bir siyasi başlık haline gelmiş durumda.
Bu nedenle Berlin açısından geri gönderme politikalarının daha etkin hale getirilmesi siyasi açıdan önemli bir hedef.
Alexander Dobrindt’in Kopenhag’da “Geri Gönderme Merkezleri” konusunu yüksek tempoda ilerletmek istediklerini söylemesi, Almanya’nın bu konuda daha sert bir çizgiye yöneldiğini gösteriyor.
Burada hükümetlerin yaptığı hesabı anlamak zor değil.
Seçmen “Devlet sınırlarını kontrol edebiliyor mu?” diye soruyor.
Hükümet de buna “Evet, kontrol ediyoruz” cevabını vermek istiyor.
Fakat siyasi olarak işe yarayan her çözüm, insan hakları açısından doğru çözüm olmayabilir.
AVRUPA’NIN ASIL SINAVI SINIRLARINDA DEĞİL, İLKELERİNDEDİR
Avrupa kendisini yalnızca ekonomik gücüyle tanımlamadı.
Avrupa’nın dünyaya sunduğu siyasi modelin temelinde hukuk, insan hakları, bireyin korunması, demokratik kurumlar ve insan onuru gibi değerler bulunuyor.
Şimdi bu değerler ciddi bir sınavdan geçiyor.
Çünkü insan hakları yalnızca Avrupalı için savunulursa, artık evrensel bir ilke olmaktan çıkar.
Bir insanın hakkı pasaportuna göre değişiyorsa, ortada evrensel insan hakkından değil, ayrıcalıklı hak anlayışından söz ederiz.
Avrupa’nın kendisine sığınan insanları üçüncü ülkelere göndermesi elbette hukuken belirli şartlar altında mümkün olabilir.
Ama hukuken mümkün olmak ile ahlaken ve siyasi olarak doğru olmak aynı şey değildir.
Avrupa’nın önündeki asıl soru da budur.
AFRİKA AVRUPA’NIN “GÖÇ DEPOSU” MU OLACAK?
Burada daha geniş bir tehlike de var.
Eğer bu model başarılı kabul edilirse, Avrupa’nın ileride daha fazla ülkeyle benzer anlaşmalar yapmasının önü açılabilir.
Bugün Ruanda.
Yarın Uganda.
Sonra başka bir Afrika ülkesi.
Daha sonra Ortadoğu veya Asya’da başka bir ülke.
Böylece Avrupa’nın göç yönetimi giderek “üçüncü ülke ağına” dönüşebilir.
Avrupa sınırları içinde istenmeyen göçmenleri kabul etmeyecek.
Bunun yerine onları Avrupa dışındaki merkezlere gönderecek.
Bu model yaygınlaşırsa Afrika ülkeleri, Avrupa’nın göç politikasının dışarıdaki uygulama alanlarına dönüşebilir.
Bu, yalnızca göç politikası değil; Avrupa ile Afrika arasındaki güç ilişkilerini de yeniden şekillendirecek bir gelişmedir.
PEKİ YA SAVAŞTAN KAÇANLAR?
Burada bir başka gerçekliği de unutmamak gerekiyor.
İnsanların büyük bölümü ülkelerini keyiflerinden terk etmiyor.
Savaş.
İç çatışma.
Siyasi baskı.
Ekonomik çöküş.
Açlık.
Devlet otoritesinin ortadan kalkması.
Bütün bunlar insanları yerinden edebiliyor.
Avrupa bu insanların tamamını kabul etmek zorunda değildir.
Fakat onları yalnızca “istenmeyen insanlar” kategorisine koyarak da mesele çözülemez.
Çünkü insanları doğdukları ülkelerden kaçmaya zorlayan şartların oluşmasında dünyanın zengin ülkelerinin tarihsel, ekonomik ve siyasi etkileri de vardır.
Avrupa, Afrika ile Ortadoğu’nun sorunlarından tamamen bağımsız bir ada değildir.
Küresel ekonomik düzenin, savaşların, enerji politikalarının ve uluslararası müdahalelerin sonuçları sınırların ötesine taşınır.
İnsanlar da bu sınırların ötesine taşınır.
Avrupa insan hareketliliğinin sonuçlarını istiyorsa, nedenlerini de görmezden gelemez.
SORUNU AFRİKA’YA GÖNDERMEK AVRUPA’YI GERÇEKTEN RAHATLATACAK MI?
Belki kısa vadede evet.
Siyasi baskı azalabilir.
Seçmenlere “geri gönderiyoruz” mesajı verilebilir.
Düzensiz geçişlerin caydırılması hedeflenebilir.
Hükümetler iç politikada güç kazanabilir.
Ama uzun vadede sorun ortadan kalkmayabilir.
Çünkü göçün kaynağındaki savaşlar, yoksulluk, siyasi istikrarsızlık ve eşitsizlik devam ettiği sürece insanlar yine hareket edecektir.
İnsan hareketliliğini yalnızca sınır güvenliğiyle yönetmeye çalışmak, akan suyu başka bir kanala yönlendirmeye benzer.
Su bir yerde yeniden yolunu bulur.
İnsan da öyle.
AVRUPA KENDİ DEĞERLERİYLE ÇELİŞMEMELİ
Avrupa’nın göç konusunda düzen kurma hakkı vardır.
Sınırlarını koruma hakkı vardır.
İnsan kaçakçılığıyla mücadele etme hakkı vardır.
Sığınma sistemleri hızlı ve adil çalışmalıdır.
Reddedilen başvuruların ardından geri dönüş mekanizmaları hukuka uygun şekilde işletilmelidir.
Bunların hiçbirine itiraz etmek mümkün değildir.
Fakat bütün bunları yaparken bir başka sınırı aşmamak gerekir:
İnsan onurunun sınırını.
Çünkü Avrupa’nın Afrika’ya göndermeyi düşündüğü insanlar yalnızca “sığınmacı dosyaları” değildir.
Onların isimleri vardır.
Aileleri vardır.
Geçmişleri vardır.
Korkuları vardır.
Umutları vardır.
Ve her şeyden önce insan oldukları gerçeği vardır.
Avrupa, kendi sınırlarını korurken kendi vicdani ve hukuki sınırlarını da korumak zorundadır.
Aksi halde bugün “geri gönderme merkezi” diye adlandırılan şey, yarın tarihin başka bir kavramla tanımladığı bir uygulamaya dönüşebilir.
Mesele yalnızca sığınmacıların nereye gönderileceği değildir.
Mesele, Avrupa’nın kendi değerlerini nereye kadar yanında götüreceğidir.
Ve belki de bugün Avrupa’nın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Sınırlarımızı korurken insanlığımızı da koruyabilecek miyiz?”


































