Dünya hızlı bir şekilde vaktini doldururken, baktığım her yerde bir telaş, dünyanın gidişatına inat.

“Anı yaşa” tavsiyesini kendimize rehber edinsek, ne geçmişle hesaplaşır ne de gelecek endişesine düşeriz.

Hayat bize ne getirirse getirsin ilk olarak anlamaya çalışmalı, sonra çıkış yolu aramalıyız. Bazı olayları da sadece zamanın çözebileceğini bilmeliyiz.

Öncelikle kendi potansiyelimizin farkında olmalıyız. Ne istediğimizi bilmeli, kendimizi tanımalıyız. Bunu yapabilmemiz için kendimize zaman ayırmalıyız.

Öncelikle insan denen varlığın özel olduğunu bilmeliyiz. Aslında birçok insan bunun farkındadır. Fakat değerli olanı hep başka yerde arayarak kendisine haksızlık eder.

Evet biz de bir insanız. herkes kadar bizim de sevilmeye, saygıya, güvene, şefkate ihtiyacımız vardır. Bu çerçevede yaşamayı başarabilirsek gerçek mutluluğa ve erdeme daha kolay ulaşabiliriz.

Tasavvufi açıdan bakacak olursak; birçok alimin “ kendini bil” düsturuyla yükselişe geçip insanlık tarihine isimlerini ve öğretilerini altın harflerle yazdırdıklarını görürüz.

Sağlam bir karaktere sahip olabilmek için “ben kimim, ne istiyorum, ne yapıyorum, aslında hayata gönderiliş gayem ne” sorularına cevap bulabilmek gerekir.

Dünyada sebepsiz, lüzumsuz, gayesiz ve başı boş hiçbir varlığın olmadığını bilim dünyası “ekolojik denge” olarak nitelendirilmiştir. Bu ekolojik denge içerisinde insan denen düşünen, etkileşime geçen ve iradesi olan bir varlık türünün elbette ki yeri çok önemlidir. Bizim bu ekolojik dengeyi korumak gibi bir sorumluluğumuz var. O yüzden biz çok değerliyiz. Bizim değerli olmamız diğer canlıların ya da varlıkların değerini yitirmesi anlamına gelmemeli. Hayatta öncelikle kendimize, daha sonra kendimiz gibi doğaya ve diğer insanlara, saygı duymalı ve empatik bir tutum sergilemeliyiz.

İnsan olmanın zorluğu aşikar fakat mükafatları dünyada olduğu gibi ahirette de saymakla bitmez.

Kimimiz şanslı kimimiz şanssız geliriz dünyaya. Bazılarımız daha doğar doğmaz ipek kumaşlara sarılır, bazılarımız sarılacak kundağı bile olmadan yaşama “merhaba” deriz.

Çok kısmetli olanlarımız annesinin sıcaklığını, ak sütünü, sevgisini iliklerine kadar hisseder.

Orta halli olanlarımız ise şefkat ve merhametini çocuğundan esirgeyen, çocuğunu bir yük olarak gören, doğar doğmaz ağzına mamayı dayayan, evin dertlerinden çocukların ağlayışlarından kurtulmak için ya da dünya malı (kariyer) için çocuğunu hiç tanımadığı, sesini daha önce hiç duymadığı bir bakıcıya bırakılıp gidilir. -Ben böylelerine daha çok acıyorum aslında- Annesi babası yanındayken öksüz ve yetim kalan çocuklardır onlar.

Daha zor şartlarda dünyaya gelen kısım için ayrıca düşünmek gerekir. Şanssızlık olarak gördüğümüz durumların aslında bizim için fırsatlar ve ayrıcalıklar içerdiğini bilmeliyiz. gücümüzün yetmediği durumlarda yükümüzü sırtımızdan indirip, akıp giden zamana bırakmalıyız. Allah elbette ki habersiz değildir, adalet ve denge sahibidir, kimsenin hakkını kimsede bırakmayacağı bir günü yaratmıştır. Bize düşen o hesaplaşma ve mükafat gününe kadar sabır ve sükunet ile beklemektir.

Biz insanların birçoğu kainatı okuyamadığı ve kainatı okuyabilenlerin eserlerini okumadığı için bunalımlara düşeriz. “Bir bilene sor” cümlesi bizi aydınlatacak bir kandil gibi başucumuzda durmalıdır. Her şeyin bir ustası vardır. İşi ehline bırakmak bazen en iyi seçimdir. Çaresi olmayan bir dert varsa o da “ölüm”dür. Ölüm ise kimisine göre bir hiçlik ve yok oluş, kimisine göre rabbine kavuştuğu ebedi bir buluşmadır.
Bu da insanın bir probleme hangi bakış açısından baktığını ve nasıl çözüm üretmesi gerektiğine birkaç örnektir.