Yaşamın her alanında bir felsefi temel olduğu gibi siyasal ve sosyal bilimler eğitiminin de bir felsefesi ve bir doğası bulunmaktadır.

Özellikle karar verme, sorunları tanımlama, sorunlar arasında bağlantı kurma, sorunları iyi anlama, ve kavrayarak analiz etme… Çatışmaları çözmeyi hedefleyen bir yansıtıcı araştırma sürecinden oluşur ve öğrenilir… Bu amaç beyin yıkamaya dönüştüğünde ise sistemin istediği robota dönüşür insan…

Bu yaklaşıma göre siyasal ve sosyal bilimler programı başta siyaset tarihi, karşılaştırmalı siyaset, ve diğer sosyal bilimlerden elde edilen bilgi, kavram ve genellemelerden oluşuyor. Akademik disiplinlerin, kullandıkları yöntem ve teknikler kullanıldığında, öğrenciler bu akademik bilim dallarının bakış açılarını kazanırlar. Kullanmadığında ise yukarda belirttiğim gibi beyinleri yıkanır. Makallemin devamında ne demek istediğimide anlatmış olacağım.

Stanley ve Nelson (1994) tarafından ortaya konulan “eleştirel ya da yansıtıcı düşünme yaklaşımda amaç öğrencilere eleştirel düşünme kullanma ve geliştirme süreçleri ile bağımsız karar verme tutumlarını ve imkanlarını öğretmek üzerine kurmuştur.

Peki bu böylemi hayata geçiriliyor ?

Onuda burada görmüş olacağız. Bu yaklaşımın savunduğu öğrenme ve öğretme yaklaşımı araştırmadır (sorgulamadır).

Bakınız, dünyada insanlığın karşılaştığı mevcut sorunların yüzde 90’ının sosyal ve siyasal sorunlar olduğunu; geri kalan ya da gelişmekte olan ülkelere benzer şekilde Uzakdoğu, Kuzey Avrupa ülkeleri gibi kalkınmış ülkelerin de sosyal sorunlarla boğuştuğunu görüyoruz. Bu sorunları başka kimsenin değil, ancak siyaset ve sosyal bilimcilerin inceleyip araştırarak çözümleyecekleri, ortaya koyup çözebilecekleri bir gerçektir.

Peki Siyaset ve Sosyal Bilimciler neden “deney tüpünün içindeki gözlemci olmalıdır ?

Diğer bilimlerde tüpün dışından içindekilere dair gözlemler yapılıp birtakım sonuçlara varılırken, siyaset ve sosyal bilimcinin kendisinin de tüpün içinde olduğu; ailevi sorunlara mercek tutacaksa kendisinin de bir aileye sahip olduğu, siyasi sorunlara bir çözüm bulacaksa kendilerininde bu sorunların bir parçası olduğunu; ekonomik sorunlara çözüm getirecekse kendisinin de ekonominin bir parçası olduğu; dolayısıyla yapacağı gözlemin, varacağı sonuçların, önereceği çözümlerin ve üreteceği toplumsal faydanın kendisini ve çevresini de ilgilendirdiği değerlendirmesini yapar ve yapıyoruz.

Osmanlının son üç asırdır dillendirdiği hastalıklı anlayış olan batının metafiziğine (felsefe) değil de fiziğine, talip olmanın getirdiği itibarsızlaştırıcı Ağaoğlu Ahmet’a atfedilen “bu ülkenin felsefeciye değil demirciye (teknik eleman) ihtiyacı var”, yargısı ile sistemleştirilmiştir.

Sonraları Diyalektik materyalizm teorisi ortaya atılmıştır. Marksist-leninist partinin dünya görüşü olarak kabul edilmiştir. Böylece doğa olaylarına yaklaşımı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektikmateryalizm adını almıştır.

Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini toplum yaşamının incelenmesinde kullanır; bu ilkeleri toplum yaşamındaki olaylara, toplum ve toplum tarihi üzerindeki çalışmalara uygulamasına rağmen bu görmezden gelinir.

Buna rağmen dersler alırken: Tarihten edebiyata, psikolojiden hukuka sosyal bilimlerin hemen her alanında; Batı’daki pozitivist ve idealist sosyal bilim anlayışları, İslam medeniyetinde İbn Halduncu yaklaşım ve Çin, Hint gibi Doğu medeniyetleri perspektiflerinden “insan”a ve “sosyal olaylar”a nasıl bakıldığına bu karşılaştırmalı derslerle nüfuz edebildiğini kendi tecrübelerimden söyleyebilirim.

İnsanlığın baş belası; fabrikasyon fikirlerin!Fakat bugün fabrikasyon ürünler gibi fabrikasyon fikirlerin, standartlaştırılmış yaklaşımların tüm dünyayı her alanda etkisi altına aldığını görmekteyiz.

Bağımsızlık firki yok edilmiş. Şunu iyi biliyoruz ki; sosyal sorunlar her ülkede benzer reçetelerle çözülmez.

Bu mümkün değil…

Düşünce üretemiyorsanız, fikren dışa bağımlısınız, ithal fikirlerin acentalığını yapıyorsunuz demektir. Bugün bizim vatanımızda yaşadığımız bir sosyal sorunu bir Norveçli, bir Japon değil; en iyi bu ülkenin yetiştirdiği sosyal bilimciler çözer.

Diğer ülke bilim insanları ise ancak katkı sunabilir.

Dolayısıyla siyasal ve sosyal bilimler alanında dışa bağımlı olamayız. Emperyalist yoz kültüre kapı aralayamayız. O yüzden ‘fikri bağımsızlık’ diyeceğim. Ki ekonomide, siyasette, sanayide bağımsızlığın yolu da fikri bağımsızlıktan geçer.

Tam Bağımsızlıktan geçer.

Bu uğurda darağacına gidenler Tam Bağımsızlık Firinin öneminin farkındaydılar.Unutmayalımki kendi sorunlarımızı kendimizin çözeceğini, medeniyetimizin bin yıllardır birikimin güncelle bağlantılarını sağlam bir şekilde kurmalıyız. İnsanlığa yeniden bir çıkış yolu sunacağımıza olan inancım tam.

Bizler taklit etmeyi değil, yeni fikirler üretmeyi istiyoruz. Siyaset ve Sosyal Bilimciler olarak: Deney Tüpünün İçindeki Gözlemci” olacağiz demiștim. Böyle olmazsak biz sosyal bilimcileri parmaklarında oynatmaya hevesli çok zümre var.

Buna izin veremeyiz.Sözgelimi bir Siasal ve Sosyal Bilimci için önemli olan teori ve pratiğini birleştirerek halk için en geniş ve sonuç alıcı verileri ortaya koyarak bu verilerin hayata geçmesi için çaba sarfetmesidir.

Bu genel anlamda insanlık için özverili bir çalışma olarak kabul görür. Çünkü Siyasal ve Sosyal Bilimciler yaşam zincirinin en önemli halkalarıdırlar.İnsanlığın genel yararına mı yoksa bir avuç azınlığın sevki sefasına mı hizmet ederler?

Bu soruya fikri hür, vicdanı hür cevap vermemiz gerekmektedir.Çünkü onların topluma karşı sorumlulukları, toplumsal dinamikleri bir bütün halinde görebilecek şekilde profesyonel bir bakış açısına sahip olmaları nedeniyle diğerlerinden daha fazladır.

Dahası uzmanlık alanları olması nedeniyle iktisadi, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda beyan ettikleri fikirlerle toplumu yönlendirme gibi bir işlevlerinin de olması, siyaset ve sosyal bilimcilerin her zaman için ‘insanlığın genel yararını’ göz önünde bulundurmalarını ve sürekli hayati bir ödev kılmaktadır.

Bilimi kendilerine göre kullanmalarına izin vermemeliyiz!Günümüzde karşımıza çıkan tabloda ise salt kar marjlarını arttırmak uğruna, bilimi kendilerine göre uyarlayan, yani haksız kazançlarını haklı ve yararlı kılığına büründürmek isteyen, bunun için de yeri geldiğinde siyaset ve sosyal bilimcilere de ‘reddedemeyecekleri tekliflerde bulunan’, böylece gerçeklerin çarpıtılmasını başarabilen bir piyasa anlayışı vardır.

Reklam filmi projelerinde kullanılan psikolojik/sosyolojik öğeler, şirket çıkarları uğruna doğa ve toplum açısından zararlı ticari faaliyetlerin aklanması, bilimsel olmayan popülist ekonomi politikalarının kimi ‘akademisyenlerce’ başarılı olarak nitelendirilmesi, karşı çıkanların ise yıpratılması ve hatta vatan haini damgası vurularak harcanmaya çalışılması, toplumun kuramsal bilgisine sahip olan bilim insanlarının ‘doğru olmadığını bildikleri halde’ pragmatik davranarak bilgilerini toplumun geneli karşısında sermaye çevreleri için kullanmaları güncel olarak karşılaştığımız olgulardan sadece bir kaçıdır.

Topluma yalan söyleyip ihanet etmektedirler!Kendi yağında kavrulan sıradan bir yaşam sürdüren insanlarımız için mevcut çarklar içerisinde ‘hayatta kalabilecek’ kadar bir yer edinmek temel amaç olmuştur. Bu onlar için bir seçim değil bir zorunluluktur.

Aynı şekilde akademisyen de bilgi ve birikimini ne yönde kullanacağına hür iradesiyle karar vermektedir. Yanlış ve kabul edilemez olan ise sahip olduğu uzmanlığı, sadece kendisi ve dolayısıyla bulunduğu grubun çıkarları adına kullanmak, daha da kötüsü ‘bilimsel bilgiyi bilimsel olmayan çarpıtılmış veri ve analizlerle insanlığın önüne sunmak’, özcesi topluma yalan söyleyip ihanet etmektir. Siyasal ve Sosyal bilimciye düşen görevse, bildiklerini korkmadan ve yılmadan söylemek, söylemeyenleri ya da yanlış söyleyenleri eleştirmek, bilgisini bedeli ne olursa olsun insanlığın genel yararı için kullanmasıdır.

O halde duruma toplum ve toplum bilimi açısından bakıldığında asıl sorgulanması gereken siyaset ve sosyal bilimlerle uğraşan insanların bakış açıları ve yaptıklarıdır. Son yaşadığımız Sel baskınında da gördüki sosyal ve siyasal bir felaket yaşandı.

On yıllardır derelere ev yapıyoruz. Siyasi otorite tüm kurumlarıyla birlikte derelere ev yapmalmasına izin veriyor, göz yumuyor, halkın sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yaşamına büyük darbe vuruyorlar. Siyaset ve Sosyal Bilimciler görevlerini çok eksik yapmaktadır.

Dereleri kim islah edecek?Bakiniz, antik kentlerin tamamında yerleşimler dağlara doğru yapılmıştır. Günümüzde ise sahile sıfır, dere yataklarına ve deniz ile iç içe yapılmaktadır. Sorun kimde? Dereleri ve akarsu yataklarını kim islah edecek sorusuna halk genel bir cevap veriyor aslında: “Allah islah etsin!“ Madem öyle, Allah bu felaketi gönderirken insanların islah olmasını istiyor olabilir mi?

Hiç bu açıdan düşündünüz mi?Bakınız Diyalektik doğayı tanımlarken nedemiş bize; diyalektik metafiziğin tersine, doğanın, durgunluk ve hareketsizlik, durağanlık ve değişmezlik halinde olmadığını, hep birşeylerin doğduğu ve geliştiği, bazı şeylerin de parçalanıp öldüğü, sürekli bir hareket ve değişme, sürekli bir yenilenme ve gelişme halinde olduğunu kabul eder.

Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, olaylar, yalnızca karşılıklı bağıntıları ve dayanışmaları açısından değil, ayrıca bu olayların hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, varoluşları ve varoluştan yokoluşa geçişleri açısından da düşünülmelidir.

Diyalektik yönteme göre, asıl önemli olan, o anda kalıcı gibi görünen, ama daha o andan başlayarak ölmeye yüztutmuş olan şey değil, o anda kalıcı gibi görünmese bile, doğan ve gelişmekte olan şeydir. Çünkü diyalektik yöntem, ancak, yeni doğan ve gelişmekte olan şeylerin yenilmez olduğunu kabul eder. Engels şöyle diyor: „Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir varoluş ve yokoluş, sürekli bir akış, sonsuzbir hareket ve değişme içindedir.“ (Doğanın Diyalektiği)Demek ki, doğa üzerinde yapacağınız her türlü faaliyeti dengeyi düşünerek harekete geçireceğiz. Diyalektik, metafiziğin tersine, doğadaki her şeyin ve her olayın yapısında iç çelişkilerin varlığını kabul eder.

Çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölen bir yanı ve gelişen bir yanı vardır. İşte bu karşıtlar arasındaki savaşım, yeniyle eski arasındaki, ölenle doğan arasındaki, yitip gidenle gelişen arasındaki savaşım, gelişme sürecinin iç kapsamını, yani nicel değişmelerin nitel değişmelere dönüşmesi biçiminde beliren iç kapsamını, oluşturur.

Bu olguyu doğru kavramak için kalıplaşmış fikir empozelerinin dışında bilimsel bir düşünceyle Siyasl ve sosyal gelişimlere yön vermek mümkün. Bu yön doğanın ve halkın kurtuluşu için elzemdir.