Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci – Gazeteci – Yazar – Combat Sporları Antrenörü

Günümüzde dövüş sporları çoğu zaman şampiyonluklar, kemerler, madalyalar ve sportif başarılar üzerinden değerlendirilmektedir. Oysa Kung Fu, Karate, Judo, Aikido, Muay Thai ve Kick Boks gibi disiplinlerin ortaya çıkış amaçları yalnızca güçlü sporcular yetiştirmek değildir. Bu sistemler, insanın bedenini olduğu kadar karakterini, iradesini ve ahlaki duruşunu da geliştirmeyi hedefleyen eğitim anlayışlarının ürünüdür.
Özellikle Uzak Doğu kökenli savaş sanatlarının temelinde insanın kendisini geliştirmesi fikri yer alır. Taoist ve Konfüçyüsçü düşünceden beslenen bu geleneklerde amaç, başkalarına üstünlük kurmaktan önce kişinin kendi zaaflarını aşabilmesidir. Sabır, saygı, öz denetim, tevazu ve sorumluluk gibi değerler teknik eğitimin ayrılmaz parçaları olarak kabul edilir. Bu nedenle geleneksel anlayışta dojo, dojang veya kwoon yalnızca tekniklerin öğretildiği yerler değil; aynı zamanda karakter eğitiminin verildiği okullardır.
Batı dünyasında spor çoğu zaman performans ve sonuç odaklı değerlendirilirken, geleneksel savaş sanatları insanı beden, zihin ve ruh bütünlüğü içinde ele alır. Güçlü olmak kadar dengeli olmak, kazanmak kadar öğrenmek, mücadele etmek kadar kendini kontrol edebilmek de eğitimin temel amaçları arasında yer alır. Bu yaklaşım, dövüş sanatlarını sıradan bir sportif faaliyet olmaktan çıkarıp bir yaşam disiplinine dönüştürmektedir.

Ancak günümüzde dövüş sporlarının karşı karşıya olduğu önemli sorunlardan biri, bu disiplinlerin taşıdığı felsefi ve eğitsel değerlerin giderek ticari kaygıların gölgesinde kalmasıdır. Bazı çevrelerde spor; insanı geliştiren bir araç olmaktan uzaklaştırılarak aşırı rekabetin, gösteri kültürünün ve ekonomik çıkarların bir parçası hâline getirilmektedir. Bahis ekonomisi, büyük organizasyonlar, sponsorluk gelirleri ve şöhret arayışı zaman zaman sporun eğitici yönünün önüne geçebilmektedir.
Oysa savaş sanatlarının özünde rakibi yok etmek değil, insanı olgunlaştırmak vardır. Gerçek mücadele çoğu zaman dışarıdaki rakiple değil, kişinin kendi öfkesiyle, kibriyle, korkularıyla ve zaaflarıyla verdiği mücadeledir. Ustalar yüzyıllardır en büyük zaferin başkalarını yenmek değil, insanın kendisini aşabilmesi olduğunu öğretmektedir.
Bu düşünceler yalnızca teorik okumaların veya akademik çalışmaların sonucu değildir. On üç yaşından bu yana dövüş sporlarının içindeyim. Sporcu olarak Türkiye şampiyonlukları yaşadım, antrenör olarak çok sayıda sporcu yetiştirdim ve salonumdan dünya şampiyonları çıktı. Bu uzun yolculuk boyunca başarıyı da başarısızlığı da, zaferi de hayal kırıklığını da yakından gözlemleme fırsatım oldu.

Yıllar içerisinde çok önemli bir gerçeği fark ettim: Teknik başarı ile karakter gelişimi her zaman aynı doğrultuda ilerlemeyebiliyor. Bir sporcunun dünya şampiyonu olması, onun aynı zamanda ahlaklı, dürüst ve erdemli bir insan olacağını garanti etmiyor. Kariyerim boyunca başarılarını karakterleriyle taçlandıran sporcular gördüğüm gibi, elde ettiği başarıların ardından kibire, çıkarcılığa ve ahlaki savrulmaya kapılan insanlara da tanıklık ettim. Hatta dünya şampiyonluğu seviyesine ulaşmış bir öğrencimin, kendisine emek veren insanları ve yakın çevresini maddi ve manevi açıdan mağdur edecek davranışlar sergilediğini görmek zorunda kaldım.
Bu yaşanmışlık bana çok önemli bir ders verdi: Madalyalar karakter inşa etmez. Karakter yoksa başarı, insanı daha iyi bir noktaya taşımak yerine savrulmasını hızlandırabilir. Dünya şampiyonu olmak mümkündür; fakat aynı zamanda dürüstlükten uzaklaşmak, güveni kötüye kullanmak ve ahlaki değerleri kaybetmek de mümkündür. Bu nedenle bir sporcuyu değerlendirirken yalnızca kazandığı maçlara, kupalara ve unvanlara bakmak yeterli değildir. Asıl ölçü, o kişinin başarı karşısında nasıl bir insan olarak kaldığıdır.

Bu noktada ailelere de önemli sorumluluklar düşmektedir. Çocuklarımızı yönlendireceğimiz spor salonlarını seçerken yalnızca kaç şampiyon çıkardıklarına değil, hangi değerleri öğrettiklerine de dikkat etmeliyiz. Saygıyı, disiplini, dürüstlüğü, sorumluluğu ve ahlaki gelişimi merkeze alan kurumlarla, yalnızca madalya ve maddi kazanç odaklı yapılar arasında büyük fark vardır. Çünkü iyi bir dövüş sanatları eğitimi yalnızca başarılı sporcular değil, aynı zamanda güçlü karakterli bireyler yetiştirmeyi hedeflemelidir.
Bugün Uzak Doğu savaş sanatlarının ve combat sporlarının dünya genelinde gördüğü ilginin temel nedenlerinden biri de budur. İnsanlar yalnızca kendilerini savunmayı öğrenmek için değil, daha dengeli, daha disiplinli ve daha bilinçli bireyler olabilmek için de bu alanlara yönelmektedir. Antrenman salonlarında edinilen alışkanlıklar çoğu zaman iş hayatına, aile yaşamına ve toplumsal ilişkilere yansımakta, bireyin yaşam kalitesini artıran kalıcı kazanımlara dönüşmektedir.
Sonuç olarak Kung Fu, Karate, Judo, Aikido, Muay Thai ve Kick Boks gibi disiplinlerin gerçek değeri, yetiştirdikleri şampiyonlardan çok yetiştirdikleri insanlarda saklıdır. Güç ile sorumluluğu, mücadele ile öz denetimi, başarı ile tevazuyu bir araya getirebilen bir eğitim anlayışı ancak gerçek anlamda savaş sanatı olarak adlandırılabilir. Çünkü nihayetinde kemerler eskir, kupalar tozlanır, unvanlar unutulur; fakat karakter insanın hayatı boyunca taşıdığı en büyük madalyadır.


































