Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci Yazar
İnsanlık tarihinin her dönemi, bir güç mücadelesine tanıklık etti. Bir zamanlar altın için, ardından petrol için verilen mücadeleler, bugün farklı bir biçime evriliyor. Yirmi birinci yüzyılın stratejik kaynağı artık yalnızca enerji değil; sudur, verimli topraktır ve gıda üretim kapasitesidir.
Dünya, farkında olsa da olmasa da adı henüz tam konulmamış çok boyutlu bir küresel krizin içine sürükleniyor. Bu kriz yalnızca iklim değişikliğinden ibaret değildir. Aynı zamanda savaşların, ekonomik rekabetin, doğal kaynaklar üzerindeki hakimiyet mücadelesinin ve derinleşen gelir eşitsizliğinin birleştiği tarihsel bir kırılma noktasıdır.
Emperyal güç mücadeleleri, sadece haritaları değil; toplumların kaderini de yeniden şekillendiriyor. Bugün yaşanan birçok çatışmanın arka planında güvenlik kaygılarının yanı sıra enerji, ticaret yolları, stratejik madenler ve su havzaları gibi kaynaklar da önemli bir yer tutuyor. Savaşın faturası ise karar vericilere değil, evini terk etmek zorunda kalan milyonlara, çocuklara ve yoksullaşan toplumlara çıkıyor.
Öte yandan, sınırsız büyüme ve tüketim anlayışı üzerine kurulu ekonomik model, gezegenin sınırlı kaynaklarıyla giderek daha fazla çatışıyor. Ormanlar yok edilirken, nehirler kururken, tarım arazileri betonlaşırken ve iklim dengesi bozulurken, “kalkınma” kavramını yeniden düşünmek zorundayız.
Su, artık sadece musluktan akan bir doğal kaynak değildir. Su; ekonomik bağımsızlıktır, ulusal güvenliktir, tarımdır ve yaşamın kendisidir. Tatlı su kaynaklarının azalması, yalnızca kuraklık anlamına gelmez. Aynı zamanda buğdayın azalması, ekmeğin pahalanması, göçlerin artması ve toplumsal huzursuzlukların derinleşmesi demektir.
Birleşmiş Milletler ve uluslararası bilimsel raporlar yıllardır aynı gerçeğe dikkat çekiyor: İklim değişikliği, su kıtlığı ve gıda güvenliği birbirinden ayrı başlıklar değil, aynı krizin farklı yüzleridir. Ancak siyaset, çoğu zaman gelecek nesilleri değil, bir sonraki seçimi; ekonomi ise uzun vadeli sürdürülebilirliği değil, kısa vadeli kârı öncelemektedir.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar bombalardan kaçarken, başka coğrafyalarda kuraklıktan kaçıyor. Bir yerde savaş ekinleri yakıyor, başka bir yerde kuruyan topraklar üretimi durduruyor. Sonuç değişmiyor: Açlık büyüyor, yoksulluk derinleşiyor ve umutsuzluk yayılıyor.
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, bu krizleri birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirmesidir. Oysa savaş, iklim, ekonomi ve gıda birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bir nehir kuruduğunda yalnızca su kaybolmaz; üretim azalır, fiyatlar yükselir, göç başlar ve siyasi istikrarsızlık derinleşebilir.
Asıl soru şudur: İnsanlık, rekabeti ve çatışmayı önceleyen anlayışı sürdürerek ortak geleceğini koruyabilir mi? Yoksa suyu, toprağı ve gıdayı birer ticari meta olmanın ötesinde, insanlığın ortak mirası olarak gören yeni bir küresel yaklaşım geliştirmek zorunda mı kalacaktır?
Tarih bize büyük medeniyetlerin sadece savaşlarla değil, kuraklıklar, açlıklar ve yanlış yönetilen kaynak politikalarıyla da çöktüğünü gösteriyor. Bugün elimizde bilgi, teknoloji ve bilim var. Eksik olan ise ortak irade ve uzun vadeli bir vizyon.
Belki de gelecek nesiller bu dönemi tek bir savaşla ya da tek bir ekonomik krizle değil; insanlığın göz göre göre yaklaştığı “adı konulmamış felaket” dönemi olarak hatırlayacaktır. Henüz geç değil. Ancak zaman, her geçen gün daha hızlı tükeniyor.

































