Yıllar öncesine dönüş…

Bu yazı yıllar önce bayram için yazılmıştı, o günden bu güne ne değişti, benim kuşağımdan insanların çok az sayısı yaşıyor. Kalanlardan yüzde kaçı yaşadığı için sevinçli? Bu soruya olumlu yanıt zor. Nedeni o yıllarda yazdığım aşağıdaki cümleler ancak bize bir bilgi kaynağı olabilir. İyi ki bayramlar var. Yoksa sürekli iş, çocuklar ile günlük sorunlarda fırsat kalmıyor yeterince uzak ve yakındaki dostları aramak için.

Bayramlar var olduğundan beri varlıklı veya fukara bayramlarda hep üstüne başına daha çeki düzen verir. Olanakları varsa üstlerine yeni giysiler ve ayaklarına yeni kundura alır. Elbette olanakları ölçüsünde yakınlarına dostlarına da hediyeler almaya çalışır.

Halkımızın çok güzel bir sözü vardır “Dostun dostuna uzattığı yarım elma gönül almadır.”

Ben çocukken en çok sevdiğim koç kurban olarak kesildi. Elime geçen, şekerleri, kuru üzüm dut gibi tatlı yemişleri kendim yemezdim ona yedirirdim. Her yıl bir kaç erkek kuzu koç olmaları için ayrılırdı. Sonra satılırdı. Eğer yetişen toklulardan biri evin koçlarından birinden iyi olursa en yaşlısı satılırdı. O artık sürünün koçu olarak kalırdı. Ama benim ilkokulla başladığım yıl tam 8 yaşında olan ve gözlerim kadar sevdiğim, yemediğim yedirdiğim koç satılmadı. Kurban bayramında adak olarak kesildi. Üstelik gözlerimin önünde kesildi. O günden beri hiç kanı ve bayramlardan kesilen hayvanların etini sevmem. O günden bu yana hep bir canlının başka bir canlıya kurban edilmesine karşı çıktım.

Ancak buna rağmen hayvanlar kesilmeden de bayramların güzelliklerini çağdaşlaştırılarak sürdürülmesini istedim. Nasıl mı? Bizim beş evlik Memke Pexoların hepsinin kurbanlarını büyük amcam Alibey’in oğlu Kalo (biz hepimiz ona Kalko derdik) keserdi. Erkek, kız çocuğu demez hepsinin alın ortasına kana batırdığı başparmağını yapıştırırdı. Sonra gülerdi “Ah şuna bak gökteki kızıl yıldızlardan biri gelip alnının ortasına konmuş” derdi.  Hemen peşinde bir Mani dörtlüğü okurdu. Sesi güzeldi.  Elif yengem güzel sesiyle eşine eşlik ederdi. Hepimiz her yıl tekrarlanan bu olaya ve cümleye bu bayram manilerine alışıktık. Ancak yeni onu gören ve tanıyanlar için sürprizdi. Ben ortaokuldan sonra büyüdüğüm köyüdeki akrabalarımın o fıkralı, mizahlı, manili kurban bayramını yaşayamadım. Kardeşlerimden, yakın dost ve arkadaşlarımın da bayramlarda aldığım hiç bir hediye beni Kalko’nun bayramlarda kestiği kurbanlıklarda okuduğu maniler ve espriler kadar sevindirmedi. O güzel ses, o güzel maniler, Yengem Elif’in çocuklara avuç avuç kuru üzüm, şekerleme, leblebi karışık  yemiş dağıtmaları, dağıtmadan önce çocuklarla manileri tekrarlatarak söylemesi, ardından çocuklarla el elle tutuşup halay çekmesi gibi bayramları hep özledim..

Geçen Şeker Bayramında sevgili Şah Turna ve sevgili eşi Ozan Şiar Can’dan iki şiir almıştım. Benim için en güzel hediyeler olmuştu Ortaokuldan o güne kadar aldığım hediyelerden. Binlerce yıldır beraber yaşayan Anadolu topraklarında onlarca medeniyete imza atan kardeş halkları bir birine karşı öfkelendirecek, tarihe silinmeyecek kan ve öfke bırakan, Amerikan silahları tam 8 haftadır gece gündüz Fırat ve Dicle’nin iki yanında dağı, taşı, bağı bahçeyi ateş kusuyor. Bu Silahların iki taraftan da kimin kullandığı önemli değil önemli olan işlevi. Bayram günlerinde akan kan, yanan, yakılan bombalanan topraklar bizim topraklar. Sonra haftalardır  durmadan savrulan bombalar, top mermilerinin yerine yenisi Amerika, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi silah üreten ülkelerden alınacak. Bu ülkelerin silah sanayi kar üstüne kar eklerken Türkiye ve Irak halkı kalkınma ve eğitim yerine elindekini avucundakini onlardan alacağı yeni silahlara yatıracağı için daha da fukaralaşacak. Hele bayram gününü de içine alan zamanlarda akıtılan kan kimin ve nerede olursa olsun o ortam kolay kolay bir daha huzur bulamaz. Hele bir de bu akıtılan kan kardeş kanıysa çok daha beterdir gelecek.

İşte ben bir barış ve sevgi adamı olarak bayramlarda bu yaşananların acısını çekerken sevgili Hocam Ressam ve yazar Prof. Hasan Pekmezci’nin bize yolladığı şu Yunus’ça dizeler beni çocukluğumdaki bayramlara götürdü. Bu şiiri okuyan her insanın seveceğine inandığım için sizlerle paylaşmak istedim.

“Bulutlar ve ben

Çok keyifsiz gördüm bugün gökyüzünü,

İçim daraldı ve yüreğim buruk.

Mavi desem değil, sevgisiz

Bir karabasan,

Kara günlerden arta kalan.

İç açıcı bir mavidir gökyüzü dediğin,

Pırıl pırıl parlayan yüreklerden bir iz.

Göz bebeklerinde ışıltısı yaşamın,

Yüzün, ruhun, say ki bir ayna,

Aydınlık imlere taşıyan ve mutlu,

Hele duygun bir gününde insanın,

Coşkudan yana, sevdadan yana.

Soru üstüne soru: Biz kimiz?

Kara günde demir bir balyoz ağırlığı

İnsancıklar neylesin tepelerinde sevgisiz,

Kol gezerken bulutlar pür hiddet,

Bir o yana bir bu yana.

İzidir bu, bir deli tufanın, yanıltmaz beni sezgim,

Hazır ol kavganın en hası kapıda,

Yaşam dediğin kavgadır kavga

Çelik çomak oyunu değil.

 *

Titrerken benliğim, elim, ayağım,

Can yakan her anıyla,

Sorgu-sualle sarılıverince her yanım yangın,

Duygum neylesin, coşkun hayallerim

Günü gelende bir alev gibi yakınca,

Aklım beni terk ederken isyan üstüne isyanla

Kızılca kıyamet boşuna değil.

Elim sende oyunu neresinde kaldı yaşamın

Dünle, geçenle, bu zamanla,

Her yarış başlangıcıdır yeni bir kavganın

Yaşam tutkusu bu, oyun değil.

 *

Hüznün yaktığı kimsiz, kimsesiz bir yüreğim,

Ta kendisi sevgisiz bir kimliğin kapı aralığında,

Kara bulutlara eş, hiç sevmediğim.

Karabasanın sardığı iç dünyası,

Kara bir dünya yaratır, sevgi değil.

*

Birbirini kovalayan sorular içinde,

Uyur-uyandı beynimde bir düşsel imge

Ne zamandır nicedir bilmediğim.

Olası mı olası, işte gerçek, hayal değil.

Şans ki ben, sen, o; aklım ve elim

Ve yüreğim var dahası ve alâsı

Boyalarım, fırçalarım var hayallerim

Kanım-canım, rengim,

Varsıllık içinde rengârenk imlerim.

Zamanın yumağı darmadağın oluverince

Dört bir yana saçılan bir kara kutu misali,

Beni bana taşıyan çocuk günlerim.  

Sevgisiz, günler ve geceler doğurtan ellerimde

Şimdi sevgi doğuran maharetim,

Emeğim, yüreğim, coşkum, alın terim

İyi bilirim, inancımdır, öyle bilirim

Ve kuralıdır yaşama saygının,

Emeksiz el, el; sevgisiz emek emek değil.

Yapayalnız gecelerin karanlığında

Alabildiğine dostum, eşim, sırdaşım, özdeşim, hayalim,

Bin bir gece masalları tutkular taşıyan birbirimize.

Benden, senden, bizden ve geçmişten geleceğe.

Çocukça ve hilesiz bir rüyanın elinde.

Geçmişe, güne, geleceğe bir iz

Hayatın ta gerçeği masal değil.

*

Hayallerim, aklım, duygularım, sevgim,

Bütün renkleriyle yüreğim ve keyfim.

Art arda kimi renksiz, kimi renkli,

Yepyeni bir dünya kurmak için özgür

Birbirine sevgiyle eklediğim.

Bu benim tutku merdivenim, ufkumu açan,

Önümde yeryüzü, önümde gökyüzü sonsuz mu sonsuz bir deniz,

Taşır beni, seni, bizi, sınırsız sevgiyle

Coşkun sularıyla Akdeniz, Karadeniz,

Ey Ummanlar neredesiniz

Yunmuş yıkanmış yüreğinde aklımız, düşüncemiz,

Tortulu kapkara bir yürek değil.

*

Dayadım bulutlara, merdivenimi

Doğa bu, bütün renkleriyle anlar beni.

Boyalarım kanım-canımdır bil ki,

Tırmandım gökyüzüne bağırdım mecnun gibi,

“Ey gökyüzü sana geldim sevgiyle

Kucakla ve sar beni”.

Başlayarak en koyu, en karamsar yerinden

Coşkulu bir gök mavisi engin mi engin,

Yeşille mavinin kardeşliği,

Anamın diktiği ilk elbisemin rengi.

Gerçek mi gerçek, hayal değil.

*

Boyadım, boydan boya,  şimdi bembeyaz bulutlar

Küme mi küme kuşlar ekledim özgürce

Alt alta ve üst üste coşku mu coşku içinde,

Ekledim kendimi, eşimi ve sevdiklerimi,

Ebemkuşağı çepeçevre bütün renkleriyle,

Bütün dilekleriyle bahtsız insanların

Bin bir dilekle altından geçebilmenin keyfiyle.

Aydınlanıverdi yeryüzü, birdenbire

Yeşiller yemyeşil, yeni bir hayat gibi

Kırmızılar kıpkırmızı ateş, sarılar sapsarı altın,

Maviler masmavi geleceğim,

Çiçekler çiçek, çocuklar çiçek gibi,

İçim cız eder zaten çocukları görünce

Parçalanır bir yerleri yüreğimin.

Kimi yürekler aydınlık, dileğimce.

Dileğince mutlu sandığım insanlarım,

Kimi adam gibi adam,

Kimi kapkara nedendir bilemediğim,

Hep kara olduğundan yürekleri.

Suç sende ve bende değil.

*

Ey ebemkuşağı, ebemkuşağım

Emeğim, alın terim, idealim, hayalim,

Bir dileğim var senden,

Mal değil, mülk değil bil ki,

İnsan gibi insanlar ve akıl mı akıl,

Ak pak yürekleriyle,

Sevgi getir sınırsız, börttü böceğiyle,

Ellerinde çiçekler, çiçek gibi insan yüreği,

Tek dileğim çiçek gibi yüreğimize,

Mutluluk denizi, çoraklık değil.”

  Bu çağımızda Yunus’ça, Pir Sultan’ca  ancak köyden çıkarak, öğretmen okulun dan geçerek Hacettepe Üniversitesi’nden Profesör olmuş ve oradan çocuk sanat anlayışını elle alarak ciltlerce kitap yazmakla kalmamış, fırçasından akan yüzlerce resim tablosu  ile çağdaş Picasso olarak anılarak  onlarca ülkenin en  iyi müze ve galerilerini dolaşan   Prof. Hasan Pekmezci den başka  kim yazabilir ki… Prof. Hasan Prekmezci’nin bu başarısı sadece ülkemizdeki çok kültürlülüğün verimliliğini ortaya koymakla kalmıyor. Köylü ve işçi çocuklarına olanak verilirse ülkesinide yükselerek dünya bilim alanları arasındada ülkesini başarı ile temsil edebileceğininde en iyi kanıtıdır. Köyü daha doğrusu doğayı iyi tanımayan bir insan ne kadar zeki olursa olsun, ne kadar arkasında güçlü bir sermaye olursa olsun, sanayi alanlarından aldığı bilgi ve birikimler iyi bir bilim adamı olmasına, mükemmelleşmesine yetmez, mutlaka bir yanı eksik kalır. Çünkü sol beyinin pozitif bilime açık olması yetmiyor, sağ beynin de gelişik olması doğadan var olan imgeleri yakalayıp sanayi alanındaki pozitif bilimle birleştirmesi gerekir ki yeni imgeler yakalayabilsin. Yeni icatlara imza atsın ve görülmeyeni görebilsin, cesaret edilmeyene cesaret edebilsin.  İşte Hocam Prof. Hasan Pekmezci’nin başarısı köyden çocukluğundan aldığı doğa sevgisini kentteki, okullarda aldığı pozitif bilimlerle aynı ölçüde birleştirebilmesindendir. Bu onun kişiliğinde bilimle beslenen aklın süzgecinden geçen bir insan hümanizmini geliştirerek çağdaş Yunus mertebesine ulaştırmıştır.

İnsanın etnoloji ile birlikte sosyal gelişmesi incelendiğinde görülecektir kişi hangi mevki ye kadar yükselirse yükselsin sağ beyin ile sol beyin birlikte gelişmediyse  tek yönlü ön yargılı oluyor, olayları, sabırla irdeleyen olamıyor. Bunlar genellikle başkasına, farklılıklara hoşgörüsü ve tahammülü olmakla da kalmıyorlar. Baskı uygulamayı, işkence yapmayı, canlı öldürmekten hoşlanıyorlar. Irkçı oluyorlar, savaştan yana oluyorlar. Kaos, kargaşa ve savaş yaratmayı seviyorlar.

 Şu bayram gününde akan kandan, savaş haberlerinden, yaşanan yoksullukları bir nabız da olsa bizi uzaklaştıran bu şiir için Hocam Prof. Hasan Pekmezci’ye candan teşekkür ediyorum. O günden bu güne ne değişti. Dileklerim gerçekleşti mi? Nerede… Değişen yoksulluk arttı, insanlar arasındaki etnik ve inançlar çelişkiye dönüştü, kin ve nefret yaygınlaştı. Doğduğum topraklarda ve komşu ülkelerde insan kani uluk gibi akıyor. Benim kuşağım bunları gördükçe dahada mutsuzlaşıyor ve güz yaprağı gibi dökülüyor.

Şimdi dileğim genç kuşak buna yeter der ve tekrar dostluğun, kardeşliğin, birlikte huzur içinde yaşamanın ortamını yaratırlar. Ve gelecek bayramları gerçekten bayram gibi yaşarlar…. „;r